Geçen hafta bir Avrupa devleti büyükelçisinin evinde yemeğe davetliydik. O ülkenin üst düzey yetkilileri, Türkiye’yi ziyaret ediyorlardı, bizlerle de bir buluşma tasarlamışlardı. Önce, yeni tanışan insanlar arasında adet olduğu üzere hoş beş edildi, ortak noktalar aranmaya çalışıldı. Sonra can alıcı konu birdenbire açılıverdi. Türkiye ve AB ilişkileri, İslâm, kimlik vs. Masada Türkiye’den beş kişi vardı: Biri gazeteciydi, üçü akademisyen, bir de bendeniz. Başladık konuşmaya. Bir süre sonra masadaki konuşma sadece Türkler arasında geçmeye başladı. Birbirimizle İngilizce konuşuyor olmamız, sadece yabancı heyetin de tartışmayı anlaması içindi. Kimlik meselelerini konuştuk. Anadolu İslâm’ı kavramının ne demek olduğunu, Aleviliği anlamaya çalıştık. Ben üç kutuplu Türkiye tezimi ortaya koydum. Arkadaşların kimisi kabul, kimisi itiraz etti. Milliyetçilik kavramının, Osmanlıyı dışlayan ve kendisini cumhuriyetle özdeş kılan biçimiyle, Osmanlıyı da içeren biçimlerinden söz ettik. Arada bir de birbirimizin kulağına, konuyu değiştirmemiz gerektiğini fısıldadık. Çünkü akşam yemeği, bir Türkiye seminerine dönmüştü ve bu ülke hakkında biraz fikir sahibi olan yabancı devlet adamları söze hiç karışmadan (karışamadan) bizi dinliyorlardı. Neyse bir süre sonra kendimizi frenledik ve sözü İran’ın nükleer programına, Irak’taki feci duruma çevirdik. Uzun süredir susan yabancılar birdenbire, büyük bir hevesle konuşmaya başladılar ve eteklerindeki bütün taşlan döktüler. Bu konuşmalardan çıkardığımız sonuç, İran’a bir hava hücumu yapılacağı izlenimi oldu. Kahveler geldiği zaman masadaki ortak konu dağılmış, herkes yanındakiyle ikili sohbete dalmış durumdaydı. Sonra yine adet olduğu üzere “small talk” denilen minik sohbetler ve esprilerle vedalaşma faslı başladı. Herkes birbiriyle tanışmaktan çok memnun olmuştu ve “lovely” bir akşam geçirmişlerdi, çok mutlulardı. Hararetli el sıkışmalar, gülücükler, şakalar birbirini izledi. Böylece rutin bir “temas” toplantısı daha sonu ermiş oldu. Herkes işine gücüne, kendi dünyasına geri döndü. Ankara’nın sıfır altı bilmem kaç derece soğuğuna ve buz gibi kayganlaşmış caddelerine çıkarken aklımda, yabancı devlet adamının şu sözleri yankılanıyordu: “Biz Türkiye gerçeğinin karmaşık olduğunu ve büyükelçimizin çok zor bir görev üstlendiğini biliyorduk ama doğrusu bu kadarını tahmin etmemiştik.” Haklıydı adam. Biz bile kendi ülkemizi, kendi tarihimizi saatlerce tartışıyor ve bir sonuca varamıyorduk. Zavallı büyükelçi kendi bakanlığına yazdığı bir rapora, Türkiye gerçeğini nasıl sığdıracaktı?