Avrupa treni adım adım ilerliyor ve yakından ilgilenenlerin daha önce hesap ettikleri istasyonlardan geçiyor. Biz de bu köşede yıllardan beri dilimiz döndüğünce bu gelecek istasyonları anlatmaya çabalıyoruz. Avrupa Parlamentosu seçimleri beklendiği gibi sonuçlandı. (Bu arada değerli dostlarım Cem Özdemir ve Vural Öger’i kutlarım. Ozan Ceyhun gibi bir değerli arkadaşımız da tekrar seçilseydi mutluluğumuz tam olacaktı.) Avrupa’da mevcut hükümetler oy yitirdi, muhalefet ise güçlendi. Bu değişimi basit bir sağ-sol parantezinde de görmemek gerekiyor. Mesela Almanya’da sağ solu geçti ama Fransa’da da tam tersi oldu. Bu seçimlerdeki seçmen eğilimlerinde Türkiye’nin rolünü fazla abartmamak gerekiyor. İnsanlar Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki tavırlarına oy vermediler. Tam tersine, iç politik dengeler ve ekonomik durum bu oyları belirledi. Ama bu, sonuçların Türkiye üzerinde etkisi olmaması anlamına gelmiyor. Mutlaka olacak; yeni seçimlerin etkisini göreceğiz. Çünkü Almanya’da Schröder, Fransa’da Chirac ve İngiltere’de Blair kan kaybettiler. Schröder gibi bazı liderler çok güç bir sürecin içine doğru sürükleniyor. Arkasına halk desteği alan bazı partiler ise Türkiye’nin üyeliğine kesin olarak karşı olduklarını açıklamış liderlerin yönetiminde. Yeni komisyon mutlaka eski komisyonun raporunu göz önüne alır ama kendisi de eklemeler yapar. Bundan da önemlisi, yıpranmış ve zora düşmüş liderler Türkiye’yi kendi kamuoylarına karşı nasıl savunurlar? Bunlar büyük soru işaretleri ve kaderimizi yakından ilgilendiriyor. Şom ağızlılık yapmak istemiyorum: Ben her zaman Türkiye’nin AB üyeliğinden yana oldum ve bu konuda epey çalıştım, çalışmaya da devam ediyorum. Ama halka boş umutlar verilmesine ve toz pembe hayallerle halkın avutulmasına karşıyım. Durumun fotoğrafını doğru çekelim ve buna göre üstümüze düşeni yapalım. Ve kendimizi kandırmayalım: Bu iş “özel statü”ye gidiyor. Adına ister “imtiyazlı ortaklık” deyin, isterseniz “çok vitesli Avrupa” adını takın, ya da daha yaldızlı ifadelere sarıp sarmalayın; gerçek bu.
