“İnsan insandır!” deyip geçemiyoruz çünkü herkes insanı insan olarak görmüyor. Değişik mesleklere göre insan tanımı da değişiyor.

Mesela siyasetçiler için bir insan “bir oy” anlamına geliyor. Ondan daha ötede bir anlamı yok. Sadece “bir oy.” Seçimlerde sandığa girecek tek bir oy.

Ticaret erbabı için insan “bir alıcı” demek. İnsanoğlunun ruhu ve bedeni, kaygıları, acıları, sevinçleri onu ilgilendirmiyor. O sadece “bir alıcı.”

Firmaların reklamını yapan şirketler için insan “bir hedef.” Aklı çelinecek, bir malı almaya yönlendirilecek “bir potansiyel alıcı.” Borsacılar için “bir alıcı,” “bir satıcı.”

Dinler açısından o “bir kul.” Totaliter rejimler için “sürüden biri.” Doktorların çoğu için insan “bir hasta,” “bir vaka.” Yargıçlar ve savcılar içinse “sanık ya da tanık.” Askerler için o “bir er.” Ölmeye ve öldürmeye elverişli bir makine.

Mezar kazıcıları için o bir “mevta.” Televizyoncular için “rating birimi.” Gazeteciler için “bir haber.” Futbol takımları için “bir taraftar.”

Fahişeler için her insan “bir müşteri.” Futbolcular için “topa vuran bir aygıt.” Modacılar için giydirilecek “bir beden.” Mutasavvıflar için “bir ruh.” Mafya için “vurulacak bir gövde.”

Oysa insan bunların hiçbiri değil. İnsan bunların tümünden daha anlamlı, daha karmaşık, daha öte bir şey. Ama bu kavrayış hümanizmin önde olduğu dönemler için geçerli. İnsanı bir tek özelliğine indirgemeden onu bütünüyle anlamaya çalışmak, tarih boyunca sanatın bir numaralı işlevi oldu. Ama o da toplumdan yavaş yavaş kovuluyor. Dolayısıyla düşünen insanlar ne olduklarına kendileri karar vermek zorunda. Toplumsal çarkın, yapının bir vidası mı yoksa ruhuyla, bedeniyle bir insan mı?