Kutuplaşan bir toplumda, ülke optimalinde düşünen insanın yalnız kalması kaçınılmaz bir sonuçtur. Çünkü kutuplar giderek aşırılaşan bir biçimde birbirlerine saldırırlar. Bu arada kendileri de giderek daha uçlara savrulurlar. Ortada akıl, mantık, sağduyu, solduyu, adalet, hakkaniyet, merhamet kalmaz. Ve davulların vurduğu, borazanların öttüğü bir yerde sakin düşünceler, akıllı analizler duyulmaz olur. Bir ülkede ideolojik iç savaş yaşanıyorsa saflar her gün biraz daha belirginleşir, keskinleşir, “bizim takım” duygusu ağır basmaya başlar. Bir düşünce ortamı değildir bu. Tarafların giderek militanlaştığı, bağnazlaştığı, acımasız bir savaştır. Kutuplaşma öyle bir beladır ki; gençliklerinde laik ve solcu olan birileri, zaman geçtikçe en bağnaz gerici kadrolarla kol kola girebilirler. Susurluk cinayetlerini protesto etmek için ışık yakıp söndürenler, kendilerini bir süre sonra Susurluk canileriyle el ele bulabilirler. Arkadaşları faşistler tarafından katledilmiş solcular, zamanla kendilerini faşistlerin safında görebilirler. Savaşta doğrularla eğriler birbirine karışır.

Elli yıldır birlikte mücadele veren insanlar tanımıştım. Sol aydın cephenin insanlarıydılar. Sağ ve sol dağılıp yerini üç kutuplu Türkiye alınca bu arkadaşların hepsi başka bir yere savruldu. Kimi milliyetçi oldu, kimi etnik siyaset yaptı, kimi muhafazakârlaştı. İşte sağ ve solun dağılmasının tehlikesi buydu. Bu yüzden daha 1993 yılında, henüz sağ ve sol diye konuşulurken, yeni oluşumu sezerek karşı durmaya çalışmıştım. Kutuplaşma yalnız toplumu değil aydınların kalitesini ve bağımsızlığını da tehdit eder.

Kutuplaşma sonucunda her kampın kaymağını yiyen sahte kahramanlar türer. O kitlenin duyarlılıklarını sömürerek ün ve servet sahibi olurlar. Zaten tek dertleri odur. Bunlar arasında saf değiştirmiş olanlara da rastlanır.

Düşünen vicdanlı insanların payına ise yalnızlık ve bol bol “AMA” düşer. Hapse atılmış olan aydınlara sahip çıkar AMA Susurluk katillerini, darbecileri, işkencecileri dışlar. Özgürlüğü, reformları savunur AMA dinci kadrolaşmaya, hukuksuzluğa, erkler ayrılığının ortadan kaldırılışına şiddetle karşı çıkar.

Kısacası düşünen, daha doğrusu “Türkiye optimalini” düşünen insanın işi zordur. Yalnız kalır. Hiç kimseye yaranamaz. Ama düşünce namusu onun bir kampın amigosu olmasına da izin vermez. Tarih boyunca böyle olmuştur. Gramsci’lerin, Attila Jozef’lerin, Mayakovski’lerin, Nazım’ların şanlı ızdırabı budur.