BENİM gibi John LeCarre meraklısı olanlar, onun romanlarındaki casus hikayelerinin nasıl içinden çıkılmaz bir labirent oluşturduğunu bilirler.
Smiley'i, İngiliz Gizli Servisi MI - 5'i, KGB'yi, karşı casusluk çalışmalarını ve iki taraflı ajanları okurken kafanız karışır ve ucunu bulmaya çalıştığınız yumağın, birbirine dolanmış iplerinin sizi içinden çıkılmaz noktalara sürüklediğini farkedersiniz.
Ludlum gibi Amerikalı romancıların casusluk hikayeleri daha düz bir çizgi izler; yalın ve açıktır.
Ama İngiltere gibi, istihbarat geleneği olan bir ülkenin yazarları olan John LeCarre ve Len Deighton'ı okumak zordur.
***
SON zamanlarda gazeteleri okur, televizyonları izlerken, karmaşık Le Carre romanları geliyor aklıma. Aslında durum, daha da karışık. İsimlere bakın: Mehmet Eymür, Bülent Orakoğlu, Hanefi Avcı, Mehmet Ağar, Kemal Yazıcıoğlu, Alaattin Çakıcı, Hüseyin Kocadağ, Sedat Bucak, Abdullah Çatlı, Eyüp Aşık, Erol Evcil, Yaşar Topçu, Yeşil, Ömer Lütfü Topal, Nesim Malki, Adil Önger ve daha yüzlercesi.
İşin iç yüzünü bilmeyenler için, bu isimler arasındaki irtibatları kurmak bile çok zor.
Kim kiminle nerede buluşmuş, kim kiminle konuşmuş.
Ortak çıkar ilişkileri ne? Acaba hiç günahı olmayan insanlar mı yakılıyor; gerçek suçlular mı aklanıyor?
Yoksa gerçekten bir pislik mi deşilmekte?
Hepimiz şaşkın şaşkın gazeteleri okuyor, haberleri izliyor ve ipin ucunu bir yerden yakalamaya çalışıyoruz.
Kime inanacağımızı bilemiyoruz. Ama durup durup düşünüyoruz: Bu memleket ne hale gelmiş? Mafya ne zaman bu kadar güçlendi?
Hangi devlet görevlileriyle iş birliği yaptı?
Ve işler bu hale gelene kadar hükümetler niye ses çıkarmadı?
