Libya diktatörü Kaddafi’nin devrileceği belli oldu ya; ekranlarda onun resimlerini yırtanlar, ayaklar altında parçalayanlar arz-ı endam etmeye başladı. Sanki zalim diktatörün iç yüzünü bugün anlamışlar, sırrına bugün varmışlar gibi. Oysa dün meydanlarda Kaddafi’yi çılgınca alkışlayanlar da onlardı. Ne yazık ki yurttaş olamamış kitleler böyledir. Zalimin zulmü karşısında susar, yeni efendilerini ise çılgınca alkışlarlar.
Muammer Kaddafi ilkel ve zalim bir diktatördü. 1978 yılında gittiğim Libya’da öyle bir manzara vardı ki onu hep “ilkel“ olarak düşündüm. Bir tarih konferansı için Trablusgarp’a davet edilmiştim. Bindiğim Libya uçağının her yeri Arapça yazılarla doluydu. Bunlar Kaddafi’nin “Yeşil Kitap“ından alıntılarmış. Kargaşa içindeki havaalanında da bu yazılardan vardı. Kimse nereye gideceğini bilemiyordu. Çünkü onların deyimiyle “Cemahiriye“de Arapçadan başka bir dil kullanılmıyordu. Birileri gelip bizleri aldı. Şehrin yollarına Kaddafi’nin dev resimleri asılmıştı. Kiminde şaha kalkmış bir at üzerinde elinde tüfekle görünüyor, kiminde geleneksel bedevi kıyafeti içinde sizi süzüyordu. Götürdükleri otelde de durum aynıydı. Odada televizyonu açtığımda Kaddafi yine karşımdaydı. Sürekli olarak onun kahramanlıkları anlatılıyor, konuşmaları veriliyor, başka hiçbir şey gösterilmiyordu. Oraya varışımızdan bir hafta önce içinde bulunduğumuz otel de devletleştirilmiş olduğu için herkesin kafası karışıktı. Çalışanlar nereden maaş alacaklarını bilemiyorlardı. Artık bir işverenleri yoktu. Ama buna rağmen, herkes müthiş bir gururla kendi ülkesinden “Cemahiriye“ olarak söz ediyordu. Başkentlerine de Tripoli denmesine ses çıkarmıyorlar ama bizim Trablusgarp dememize kızıyorlardı. Zaten Libya’yı bir dönem işgal etmiş olan İtalyanlara hayranlıklarını saklamıyorlar, Osmanlı’ya ve Türkiye’ye ise pek sempati duymuyorlardı. Yollar ve binalar ilkeldi. Caddelerde otomobiller deli gibi, hiçbir düzen olmadan oradan oraya savruluyordu. Sanki lunaparkta, çarpışan arabalar arasındaydık. Libyalılar otomobil denilen icadı, birbirine çarparak sürülen bir araç olarak görüyorlardı. Konferans başlarken, bizim heyetle diğerleri arasındaki fark, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortadaydı. Sadece görüntü olarak bile sanki iki ayrı uygarlığı yansıtıyorduk. Türk heyetinin giyimi, duruşu, bakışı farklıydı, aramızda bir de hanım profesör bulunuyordu. Daha sonra bizi Bingazi’ye götürdüler, gezdiğimiz yerler arasında, çöldeki bir din okulu vardı. Karanlık hücrelerden avluya çıkan 10-12 yaşlarındaki, beyaz entarili, zayıf ve gözleri kaymış oğlan çocuklar, grupta bulunan bir İtalyan gazeteci kıza, hayretle, dehşetle, uzaylı görmüş gibi bakıyorlardı. Bu ülkeye geldiğiniz zaman; o toprakları iyi tanımış olan Mustafa Kemal’in, Enver’in ve diğer genç Osmanlı subaylarının niye yakıcı bir “değişim“ arzusuna kapılmış olduklarını anlamak kolaylaşıyordu. Gezinin ertesi günü, daha toplantı bitmeden bu boğucu ülkeden ayrıldım. Bir daha da adımımı atmadım. Şimdi Kaddafi devriliyor ama ne olacak? Ülke değişecek mi? Hiç sanmam. Olsa olsa tek bir diktatör yerine, bir sürü küçük diktatör çıkacak ve birbirleriyle kavga edecekler. Arap ülkeleri; kadınla erkeğin beraber oluşturduğu bir uygarlık anlayışına, laik ve demokratik bir sisteme kavuşuncaya, temel yurttaşlık haklarına saygı gösterene kadar bu kör dövüşü sürüp gidecek.
