Edebiyat çok geniş bir kavram. İçine Sadi’nin Hafız’ın, Shakespeare’in şiiri de girer, Homeros’un destanları, Binbir Gece Masalları, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de. Tiyatro oyunları, eskilerin tecrübe-i kalemiye dedikleri denemeler, düzyazı şiirler hepsi o geniş edebiyat kavramının içinde. Ama konuyu biraz daha ayrıntılı incelemek için modern roman türünü ele alıp, biraz daraltmakta fayda var. Modern romanın temel eseri olarak Cervantes’in Don Quixote eseri gösterilir. Ondan önce de ‘hikâye anlatan’, ele aldığı konuları derli toplu biçimde aktaran eserler vardı elbette. Kaldı ki Cervantes bile o dönemin İspanya’sında, bizim halk hikâyeleri gibi anlatılıp duran şövalye masallarından yararlanmıştı. Ama o, şövalyeler çağı geçtikten sonra hâlâ eski değerlerle yaşamaya ve dünyayı kurtarmaya, sevgilisi Dulcinea’ya kavuşmaya çalışan Manchalı ihtiyar tiplemesiyle, karakter yaratmanın, psikolojik derinliklere inmenin ve traji komik ögelerin doruğuna ulaşmıştı. Eski Yunan trajedileri de insanın kadere karşı mücadelesini işliyordu ama form başkaydı. Cervantes’ten sonra modern roman hızla gelişti. Birçok ülkede, edebiyat meraklısının okuması şart olan muazzam romanlar yazıldı. Bu romanları yazanlar, yarattıkları unutulmaz karakterlerle, içinde yaşadıkları toplumu bilim adamlarından, sosyologlardan, ekonomistlerden, tarihçilerden çok daha derin bir biçimde anlatmayı başardılar. Herkesten daha akıllı ve bilgili oldukları için değil, sezgileri çok gelişmiş olduğu için. Her büyük romancı, içinde bulunduğu toplum denizinde yüzen bir balık gibi akıntıları, eğilimleri sezebiliyordu.19. yüzyıl Fransa’sını anlayabilmek için en önemli kaynağın Balzac’ın eserleri olduğuna inanılır ki bence de doğrudur. Ama Honore de Balzac, siyasi olarak toplumu okuyamıyor, anlayamıyor, devrim Fransa’sında kralcılıkta ısrar ediyordu. Yani bir siyaset acemisiydi. Ama bu eksiklik onun büyük sezgisiyle toplumu doğru aktarmasını engelleyemedi. Bu durum birçok büyük yazar için geçerlidir: Dostoyevski ‘gerici’ sayılabilecek fikirlere sahipti, Tolstoy Hristiyanlık yoluyla toplumu kurtarmayı amaçlıyordu, Knut Hamsun ülkesini işgal eden Nazilere sempati duymuştu; aynen Ezra Pound, Celine ya da Pinochet’yi seven Borghes gibi. Elbette ki her yazar siyasi açıdan yanlış mevzilerde yer almaz. Bu örnekleri verişim, büyük yazarların kendi bilinçlerini de aşan bir sezgi ve kavrama gücüne sahip olduklarını anlatabilmek için. Büyük romanlara baktığımız zaman bazı ortak özellikler görüyoruz. Bunları başında sağlam bir konu geliyor. Bir ara Türkiye’de ‘hikâyenin önemli olmadığı’, edebiyatın sadece üslup demek olduğu tartışıldı ama bütün tartışmalarda olduğu gibi insanların birbirini aşırı noktalara ittiği, anlamsız bir ağız dalaşıydı bu. Sanki insan iyi bir hikâyeyi, güzel bir üslupla anlatamazmış gibi. Şöyle bir kurala inanıyorum: Eğer bir masa başında oturduğunda arkadaşlarına anlattığın zaman ilgilerini çekecek, seni en azından yarım saat dinlemelerini sağlayacak kadar ilginç bir konun yoksa, hiç yazmamak daha iyi. Çünkü o yüzlerce sayfayı da kimse okumaz (James Joyce’un Ulysses’i gibi deneysel edebiyatı bu genellemenin dışında tutuyorum. Bu yazılar çerçevesinde o tarza da sıra gelecek). Tartışma denilince 70’ler Türkiye’sini kasıp kavuran köy romanı-kent romanı tartışmasının da saçmalığını vurgulamakta yarar var. Ülkenin şehirleri hızla köyleşirken ve kent (hatta Alman kentleri) köylere girerken, bu büyük altüst oluşu yazmak yerine kategorik ayrımlar yapan kişiler çıkmıştı. İzninizle devamı gelecek haftaya.
