Kadınların toplumda tuttuğu yer giderek güçlenirken bir toprak parçası var ki kadını yok saymak için olanca gücüyle mücadele ediyor. Yüzlerce yıldır değil kadın, dişi hayvan bile ayak basamıyor buralara. Bizim Aynaroz, Yunanlıların Agion Oros dediği dağ, dünyayı tersine çevirme ve insanoğlunu tek cinse indirme inadını sürdürüyor. Buna karşı çıkanlar da rahiplere “Sizi de bir ana doğurmadı mı?” diye doğa kurallarını hatırlatıyorlar. Ama rahipler Nuh diyor, peygamber demiyor. Avrupa Birliği, böyle bir “kadın yasağı”nı ilkelerine uygun bulmadığı için Aynaroz’un statüsünün değişmesini ve bölgenin kadınlara açılmasını istiyor ama dinleyen yok. Geçen yıl yakın arkadaşlarımla Aynaroz’a gitmiştik. Ayaklarımızda sağlam pabuçlar, sırtımızda çantalar ve elimizde özel izin belgelerimiz vardı. Sadece o bölgeye çalışan küçük vapur bizi Kenophondos manastırının kıyısında bıraktı. Başrahip bizi sahilde bir tepsiyle karşıladı. Tepside Türk kahvesi, lokum ve su vardı. Sonra manastıra girdik. Güneşin batışıyla birlikte kol demiri vurulup kapanan ve sabaha kadar açılmayan büyük kapının ardındaki çilekeş hayatını paylaştık. Bize sakız gibi temiz çarşaflar ve havlular verdiler. Odalarımız çok rahattı. Kiliseye gidip ayinlerini izledik. Sonra yemeğe davet ettiler. Manastırlarda günde iki kez yemek yeniyor; sabah 8’de ve akşamüstü 5’te. Her yemekten sonra da günahlardan arınmak için kiliseye koşup dua ediyorlar. Çünkü rahipler için yemek de bir bedeni zevk ve bütün diğer zevkler gibi o da günah ama hayatta kalmak için başka çareleri olmadığından yemek törenini bir işkenceye çevirmişler. Yemekhanede beni başrahibin masasına davet ettiklerinde sohbet edeceğimizi zannetmiştim ama yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Herkes başını önüne eğip, birbiriyle göz göze gelmeden sanki bir suç işler gibi yemeği birkaç dakikada yutuyor. Bu arada bir rahip iştah kaçıracak korkunç dini hikâyeler okuyor. On beş dakika sonra da apar topar kiliseye koşup, af diliyorlar. Zaten gece gündüz dua ediyorlar ve bu dünyanın ölümlü olduğunu hatırlatmak için de ilginç bir yöntem kullanıyorlar: ölen arkadaşlarını önce toprağa gömüp, bir yıl sonra çıkarıyorlar ve kafataslarını yaşadıkları mekanlardaki rafların üzerinde tutuyorlar. Dolayısıyla her gün arkadaşlarını selamlayabiliyorlar: “Günaydın rahip Ksenadis. Bugün nasılsın?” Ertesi gün dört saat tırmanılarak çıkılan bir dağın sivri tepesine yerleştirilmiş Simonopetra manastırına gittik. Bu ilginç manastırı ve Fatih’in Aynaroz’a etkisini de yarın anlatalım.
