Bir Alman arkadaşım yıllar önce gelip bir süre Türkiye’ye yaşamıştı. Bizimle ilgili gözlemlerinden birisi şuydu: “Türkiye adaletsiz ama merhametli bir ülke; Almanya ise adaletli ama merhametsizdir.” Bu düşüncede doğruluk payı olduğunu düşünmüştüm. Çünkü bizde adalet hiçbir zaman yerli yerine oturmamış, iktidar baskısından kurtulmamıştır. Neredeyse otuz yıldır bu gerçeği dile getiririm ve bunu anlamanın çok basit bir yolu var: Siz hiç darbe dönemlerinde tutuklanan bir subay, Refah döneminde içeri alınan bir siyasal İslamcı, ANAP iktidarlarında soruşturulan bir ANAP’lı, CHP-SHP’nin koalisyon ortağı olduğu dönemlerde yıllarca içerde yatan bir sosyal demokrat, AKP döneminde zindana atılan bir iktidar yakını gördünüz mü? Göremezsiniz; varsa bile tek tük örneklerdir, çünkü bizde yargı her dönemde iktidarın dümen suyunda gitmiştir. Osmanlı devrinde Tevfik Fikret; “Kanun diye topraklara sürtündü cebinler (alınlar) / Kanun diye, kanun diye, kanun tepelendi “ dememiş miydi! Ama buna karşılık en azından toplumdaki “merhamet“ duygusu, bugünküne göre biraz daha yüksekti. (Bu cümleyi yazar yazmaz tereddüt ettim. Geçmişin zulümlerini; idamları, işkenceleri hatırlayınca, acaba öyle miydi diye sormadan edemiyorum. Ama en azından bu tip olaylara karşı toplumsal duyarlılık daha çok hissediliyordu.) Neyse, yine bugüne döneyim; hadi adaletin a’sı yok anladık ama merhametli insan da mı kalmadı? Cehennem acıları çeken kurbanlara hiç mi üzülmez bu toplum, hiç mi aldırmaz? Bir başka gariplik de insan acılarına ideolojik kamplaşma sertliğiyle yaklaşmak; karşı gruptan saydığı kişinin acısına “oh olsun!“ demek. Hayatım boyunca anlayamadığım bir tuhaflık bu. Çünkü ölüm ve zulüm karşısında, gündelik meseleler, siyaset, ticaret vs. o kadar küçük kalıyor ki.
Yüreği yanan Rakel Dink ve Hrant’ın arkadaşları, ailesi “adalet“ diye haykırıyor. Altı yıldır, bu cinayeti planlayanlar, katillerin eline silah tutuşturanlar niçin açıklanmaz, niçin bunların üstüne gidilmez? Anlamak mümkün değil.
Rakel Hanım’dan çok uzak olmayan bir mesafede bir başka eş ve ana da kendi acısını çekiyor. Doktor kocası, ne olduğunu anlayamadıkları bir suçlamayla yıllardır hapiste kaldı. Sağlığı bozulduğu için devlet hastanesinde kaldırıldı. Kaldığı oda bir hapishane hücresine dönüştürüldü.Basından izlediğim Fatih Hilmioğlu’ndan ve eşinden bahsediyorum. Bu aile, bir trafik kazasında aslan gibi bir oğul kaybetti. Hapisteki rektör baba, oğlunun cenazesine gidebilmek için yalvardı. On muhafızla, (onların Ankara’ya gidiş geliş ve konaklamalarını sağlaması şartıyla) cenazeye gidebildi ama karısıyla aynı arabada oturup evlatlarının acısını paylaşmalarına bile izin vermediler. Fatih Bey’in hiç olmazsa o gece evinde kalıp, eşine sarılıp ağlamasını bile çok görmüş olacaklar ki cenazeden sonra alıp Sincan Cezaevi’ne götürdüler. Bırakın adaleti, buna vicdan denir mi?
Eski Ahit’te bir cümle vardır; Tanrı, “Kardeşinin kanının sesi bana topraktan haykırıyor“ der. Bu ülke de böyle bir yer oldu. Ölülerin sesi topraktan, masum muhaliflerin sesi zindanlardan; “Adalet, merhamet, insanlık, vicdan“ diye haykırıyor ama duyan yok! Ne iktidar duyuyor, ne de toplum! TOKTAMIŞ ATEŞ Yaprak dökümü devam ediyor. Yılların dostu Toktamış Ateş hoca da gitti. Artık eserlerinde; yetiştirdiği öğrencilerin ve dostlarını anılarında yaşayacak. “Evvel giden ahbaba selam olsun erenler“ demekten başka bir şey gelmiyor elden. Nur içinde yatsın.
