Çoğumuz, ekonomik bir kriz yaşadığımızı düşünüyoruz.
İyi yönetilemeyen programın iflas ettiği ve yeni kadroların, daha düzgün bir programla bizi bu krizden kurtaracağı inancındayız.
Bu yüzden, daha uçaktan inmeden Kemal Derviş'i "ekonominin beklediği mehdi" ilan ettik.
Ne düşündüğünü, ne yapacağını açıklamasına bile fırsat tanımadan ekonomide mucizeler başaracak bir peygamber olduğu sanısına kapıldık.
Sanki bu değerli insan, elindeki kutsal asayla uçaktan inecek ve bir dokunuşuyla memleketi düzeltecek.
Oysa, işin bu kadar kolay olmadığını en başta kendisi biliyor.

Ekonominin, sadece ekonomistlere bırakılamayacak kadar ciddi bir durum olduğu çok yakında kafamıza dank edecek.
Çünkü ekonomistin optimizasyonu mali piyasa.
Hukukçunun optimizasyonu hukuk düzeni.
Askerin optimizasyonu güvenlik.
Siyasetçinin optimizasyonu ise başarı.
Olaya herkes kendi açısından yaklaşıyor.
Oysa yapılması gereken iş; ülkenin bütününe bakmak, geçmiş ve gelecek içinde Türkiye'nin durduğu yeri kavramak.

Eğer böyle bir bakış kurarsanız, Türkiye'nin bu seferki krizinin, ekonomik kriz değil bir sistem krizi olduğunu görebilirsiniz.
Ankara rejimi geçmişte yaptığı hataların ve bugün dünya ile ters düşen, hatta dünyaya kafa tutan tutumunun faturasını ödüyor. (Daha doğrusu bize ödetiyor!)
Bundan önceki ekonomik krizin, neden Rauf Denktaş'ın "Kıbrıs müzakerelerini kestiği" açıklamasından sonra meydana geldiğini düşünmekte yarar yok mu?

Ankara rejiminin bu hale düşmesinin miladı 1978 yılında Başbakan Bülent Ecevit'in "Avrupa Ekonomik Topluluğu" ile ilişkilerin dondurulduğunu açıklamasıdır.
Eğer o hayati yol ayrımında Ecevit, daha doğru bir karar alabilseydi bugün biz, Avrupa Birliği'nin en pırıltılı, en mutlu ve en zengin ülkelerinden biri olurduk ve geçen hafta kredi notumuzu Uganda düzeyine indirmezlerdi.
Ne yazık ki Ecevit, yanlış kararıyla, bu ülkenin kurtuluş yolunu tıkadı.

Ankara rejiminin daha sonraki icraatları da Ecevit'inkinden farklı olmadı.
Dünya bir insan hakları ve demokrasi çağına girerken biz hep geçmişin köhne rejimler müzesinden fırlamış bir örnek oluşturmayı yeğledik.
Kopenhag Kriterleri'ni duyunca şeytan görmüş gibi irkildik.
Düşünce özgürlüğü ve katılımcı demokrasi denildiğinde, eline satır almış birilerinin memleketi dilim dilim doğrayacağı paranoyasına kapıldık.
Ama sonuç ortada!
Türkiye bu şekilde devam edemeyecek.
Duvara dayandı!
Çağdaş ve şeffaf bir demokrasiye kavuşana kadar da sarsılmaya, milyonlarca işsiziyle sosyal patlamalar yaşamaya, yabancıların bir sent bile bırakmadan kaçıp gittikleri ülkede inim inim inlemeye devam edecek.
Davulun tokmağı bu müzelik siyasi ellerde oldukça, saygıdeğer Kemal Derviş hangi mucizeyi yaratabilir ki?