Gelin de İsmet Paşa’nın ünlü sözünü hatırlamayın şimdi. Hani “Namusluların, namussuzlar kadar cesur olması gerektiğini” hatırlatan cümle. Ne yazık ki tam tersi oluyor ve namuslu insanlar gittikçe köşelerine çekiliyorlar. Çünkü bu ülkede artık dürüstlük değil, dürüst gösterilmek önemli. Efendilik bir işe yaramıyor. Boğazlarına kadar pisliğe batmış olanlar, çeşitli manevralarla namuslu insanları sindirmeye çalışıyorlar. Bu ülkeyi gerçekten seven ve yüreğinin en derin titreşimine kadar dürüst olan nice yetenekli insan tanıyorum: Hepsi de korkuyor. Neden mi? Haksız yere karalanmaktan, iftiralara uğramaktan, finans, politika ve medya canavarlarının elinde parça parça edilmekten korkuyorlar. Bu yüzden olanı biteni köşelerinden izleyip, etliye sütlüye karışmıyorlar. Çünkü Türkiye’de “ahlaksızlık, yalan, iftira ve entrika” gittikçe yayılıyor ve azgınlaşıyor. Bu korku yüzünden, Türkiye’nin en iyi yetişmiş beyinleri ve en temiz yürekleri devrede değil. Ahlak değerlerinin hızla çöktüğü bu ortamda ne politikaya giriyorlar, ne de ortaya çıkıyorlar. “Aman” diyorlar. “Biz bunlarla uğraşamayız. En ufak bir çıkarlarına dokunuldu mu adıma leke sürerler. Ailem, çoluğum çocuğum utancından insan içine çıkamaz. Benden uzak olsunlar.” Böylece ortalık “cazgır” lara kalıyor.

Bu ahlak erozyonunu yaşarken, bir yandan da dolu dizgin “toplu çıldırma”ya doğru gidiyoruz. Aylardan beri yazdığımız “kutuplaşma” Türkiye’nin belini bükmek üzere. Belki de son kez değineceğim bu kutuplaşma “Siyasal İslam, Kürt milliyetçiliği ve tepki olarak Türk milliyetçiliği” çatışmasıdır. Ülkeyi eski dönemdeki gibi sağ ve sol olarak sınıflamaya kalkarsanız yanılırsınız. Eski solcularla sağcıların bir araya gelişini açıklamakta güçlük çekersiniz. Oysa Türk milliyetçiliği eksenini göz önüne aldığınızda denklem yerine oturur. Benden söylemesi, uyarması! Gene herkes küçük politik oyununu oynasın, medya aynalarına yanlış şekiller yansıtsın, art niyetsiz düşüncenizi açıkladığınız her yazı üzerine bir takım piyonları saldırtsınlar. Bir aydın olarak benim içim rahat. Artık ben de Godot’yu değil, ne yazık ki Kezban’ı bekleyeceğim.

Kezban da kim dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım: Temel demiryollarına, makasçı olmak için başvuruyor. Sınav kurulunun Temel’e sorduğu soru şu: “Düşün ki aynı hat üstünde iki tren birbirine doğru ilerliyor. Birinin hızı saatte 80 kilometre, ötekinin de 90. Bu durumda ne yaparsın?” Temel bunun üzerine bir sürü önlem sayıyor. Makasları değiştirmekten, ışık sinyallerine kadar her önlemi deniyor ama kurul üyeleri hepsine birer bahane bulup “Peki bunlar işe yaramazsa ne yaparsın?” diye soruyorlar. O zaman Temel hiç duraksamadan, “Kezban’ı çağırırım” diye cevap veriyor. Şaşıran kurul üyeleri Kezban da kim? diye soruyorlar. “Karimdur.” diyor Temel. Peki, Kezban’ın bu işle ne ilgisi var birader? Neden onu çağırıyorsun? “Hiç!” diyor Temel “O da seyretsun “diye.

Bu derece pisliğe bulanmış bir aptallık ortamında, uyarıların işe yaramadığı bir noktaya geldik. Galiba Kezban’ı beklemekten başka çare kalmıyor.