Kültürümüzde kırk sayısıyla ilgili pek çok inanç, deyim, atasözü var.”Kırk katır mı, kırk satır mı?””Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır.””Kırklara karışmak.””Kırklar meclisi.””Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.” Vs. Son günlerde buna bir de “kırk kitap” eklendi. Yapı Kredi Yayınları, Yaşar Kemal’in kırk kitabını birden bastı ve böylece bir yazarın elli yıllık serüveni gözler önüne serildi. Kırk kitap bu, dile kolay! Hepsi de hem ana dilinde, hem dünyada yankılanmış, insanlığa katkıda bulunmuş, yenilikler getirmiş kırk kitap. Yetişen her kuşağın okuduğu klasiklerimiz. Elli yıla sığmış kırk kitabı düşünüyorum da aklıma siyaset, ticaret, medya falan filan geliyor. Bu elli yıl içinde Türkiye’den binlerce yönetici geçti; cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, valiler, generaller, ihtilal liderleri, parti genel başkanları birbirini izledi. Kimi olumlu bir isim bıraktı arkasında, kimi olumsuz; kimini ise hatırlayan bile yok artık. Bir dönem gazete manşetlerinden inmeyenlerden söz açsanız, gençler, “O da kim?” diye yüzünüze bakarlar. Bir zamanlar bastığı yeri titreten, herkesi önünde selam durduran, gazete manşetlerinin yağ çekmekte yarıştığı isimler rüzgâra karışıp gitmiş, imi timi anılmaz olmuş. Ama Yaşar Kemal kırk kitabıyla dimdik ayakta. Kimse İnce Memed’i unutmuyor; Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmezotu, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf, Ağrı Dağı Efsanesi, Denizküstü birer anıt gibi. Van Gölü gibi, Kızılırmak gibi, Süphan Dağı gibi memleketin varlıkları arasına katılmış. Bu iş elli yıl sonra da, yüzyıl sonra da böyle olacak. Bugün gazete manşetlerinden inmeyen, kaşına gözüne övgüler düzülenlerin hiçbirisi kalmayacak ortalıkta, hatırlayan bile çıkmayacak onları ama insanlar yine bu kitapları okuyacaklar. Yaşar Kemal enstitülerinde seminerler düzenlenecek, bilim adamları bugün olduğu gibi onun üzerine yeni doktora tezleri hazırlayacak; oturduğu, çalıştığı, kitap yazdığı evler ziyaret edilecek. Bir halkın kültüründe derinlemesine iz bırakmak böyle bir şey işte. Keşke diyeceğim, zamanın siyasi-medyatik şehvetine kapılanlar bir an için hayatın gerçek boyutlarını görebilse; suya yazı yazmakla derin bir damara dokunmak arasındaki farkı algılayabilse ama bunun mümkün olamayacağını da biliyorum. Herkes hayatı kendi yetenekleri çerçevesinde kavrayabiliyor. Diyeceksiniz ki Yaşar Kemal’in hayatı güllük gülistanlık geçmemiş. Çelmelemeler, kıskançlıklar, yolunu kesme çabaları, yargılamalar arasında yazmış bu romanları. Haklısınız. Ben şu türküyü çok severim, bilmem siz de sever misiniz? “Gübreliğe inip kalkan kargalar Has bahçede gül kadrini ne bilir”