Uzun bir süredir “2004 Türkiye’nin kader yılı” diye yazıyoruz ya; işte Strazburg’ta bu kadere doğru giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini görme şansına kavuşuyoruz. Pek de sevimli sayılamayacak olan bu Fransız şehrinde yağan kar altında, kravatlı adamlar ve koyu renk giysili kadınlar birbirine yakın üç binaya girip çıkıyorlar .Bunlardan birisi Avrupa Konseyi kurumu ve onun parlamentosu. Öteki Avrupa Parlamentosu. Onun yanıbaşındaki ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Anlaşıldığı gibi Avrupa’nın kararları burada alınıyor, kalbi burada atıyor. Bu dönemde TBMM’den 12 kişi Avrupa Konseyi Parlamentosu’na seçildi: Bunların 8’i AKP’li, 4’ü CHP’li. Dün Abdülkadir Ateş arkadaşımız Siyasi İşler Komitesi’nin Başkan Yardımcılığına getirildi. Ali Rıza Gülçiçek, Almanca konuşan ülkelerle ve göç sorunlarıyla ilgili. Gülsün Bilgehan ise Türkiye’nin Avrupa Konseyi denetiminden kurtulması için müthiş bir çaba göstermekte. Çünkü bu denetimden çıkmayı başaramaz isek AB’ye girmek bir hayale dönüşebilir. Yarın Kıbrıs’la ilgili bir görüşme var. Bütün ekip harıl harıl buna hazırlanıyor. Avrupalı milletvekilleri ile iyi ilişkiler kuruluyor, grup yemeklerine gidiliyor, bazıları Türkiye’ye davet ediliyor, önyargılar yıkılmaya çalışılıyor ve işin garip (belki de hoş) yanı, bütün bu görevler parti ayrımı gözetmeden yerine getiriliyor. Çünkü herkesin amacı aynı: Bu yıl Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alabilmek ve Avrupa Konseyi’nin saygın ülkelerinden birisi olabilmek. Buradaki arkadaşlara da sık sık söylediğim gibi; bunun yolu Türkiye’yi ne pahasına olursa olsun yanlışlarıyla birlikte savunmaktan değil, hatalarımızı düzeltmekten geçiyor. İnsan hakları ihlallerinin yaşanmadığı, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, intikam yargılamalarının yapılmadığı, saygın, demokratik ve Avrupalı bir ülke. Bu ortamı yarattıktan sonra Konsey’de de birlikte de daha rahat olacağımız kesin.
