Kalın, rengârek bir katalog. Parlak kuşe kağıda basılmış. Bir sayfayı açıyorum. İçime bir ferahlık yayılıyor. Sayfanın zemini kırmızı. Bayrak kırmızısı mı nedir, macenta mı, işte o can alıcı kırmızılardan biri. Parlak sayfada elimi gezdiriyorum. Belli belirsiz bir sevinç kımıldıyor içimde. Bunun nedenini anlamaya çalışıyorum. Aklıma Marcel Proust geliyor. Hani yağmurlu, gri ve sıkıcı bir Paris gününde eve gelen ve çayın yanında yediği çörekle içine bir mutluluk yayılan yazar. Proust bu mutluluğun peşine düşmüş ve çocukluğunda hafta sonlan teyzesinin çiftliğine gittiğinde yediği çöreklerin, o mutlu günleri çağrıştırdığını keşfetmişti. “Geçmiş Zaman Peşinde” adlı büyük eserinin temel buluşu olmuştu bu. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu eserin bir cildini “Swan’ların Semtinden” adıyla Türkçe’ye çevirmişti.)
Dondurucu soğuktan havanın neredeyse mavileştiği bir günde, ben de Proust’un tekniğini kullanarak, o kırmızı sayfanın neden içimde mutluluk kıpırtıları uyandırdığını bulmaya çalıştım. Uzun süre düşündüm. Ve sonunda buldum. Kırmızı sayfa, kap kağıdını çağrıştırıyordu. Hani çocukluğumuzda defterlerimizi, kitaplarımızı kapladığımız, kenarlarını özenle kıvırıp katladığımız, parlak kırmızı rulolar. Üzerine yapıştırılan etiketle aidiyeti kesinleşen ve mis gibi kokan defterler. Çantalarımıza doldurduğumuz, kaygan kap kağıdıyla kaplanmış kırmızı, mavi kitap ve defterlerin, bunca yıl sonra bu kadar heyecan uyandıracağını kim tahmin edebilirdi ki?
Yaşam dediğin ihsaslarla, çağrışımlarla zenginleşen, ayrıntılarla yoğunlaşan bir şey. Bu ayrıntıları ve duyguları çıkarıp attınız mı, elinizde kuru bir kabuk kalıyor. Yaşam sadece başarıdan, it dalaşından, ihaleden, paradan, faizden, koltuktan ibaret değil. Bunlar olsa olsa birer maske. Yaşamın gizi “maneviyat” diye ifade edilen iç dünya zenginliğinde. Ne yazık ki gündelik yaşamın gittikçe sertleşen kavgalarında yitirip gittiğimiz ayrıntılarda.
