Yine şahlanıyor kol başının kır atı yine görünüyor bize sefer yolları. Anadolu insanı bu türküleri söyleye söyle, yüzlerce yıl çeşitli cephelerde kırıldı. Kimi ülkesini korumak için gerekli, kaçınılmaz savaşlarda yitti. Kimi, Enver Paşa’nın Sarıkamış’ta açlık, soğuk ve bitten kırdırdığı doksan bin kişi gibi yanlış ve kişisel kapris sonucu alınan kararların kurbanı oldu. Kimi cephelerde de” yedek subay savaşı” denen Çanakkale’de olduğu gibi Türkiye bugün bile eksikliğini duyduğu bir aydın kadroyu toprağa gömdü. Bu yüzden Anadolu’nun tarihi, bir savaşlar, yıkımlar, göçler tarihidir. Dolayısıyla acının tarihidir en yakın türkülerimiz gidip de dönmeyenler üstüne yakılmış. Cezayir marşı herkesi ağlatmıştır. ‘Yurtta ve Dünyada Barış ‘ilkesini yaratan ve sonsuza kadar doğru kılan da bu olgudur. “Misak-ı Milli “gibi kavramlar fantezi değil, hayatın içinde her an doğrulanan ve yeniden yaratılan kavramlardır. Bugünlerde bu kavramları tekrar hatırlamakta büyük yarar. Osmanlı gibi büyük bir imparatorluğun enkazı üstüne kurulan Türkiye Cumhuriyeti elbette, yeni kurulan dertsiz, sorunsuz bir ülke olamayacaktı. Tarihimizin bize yüklediği sorunların savaşarak çözüme ulaşmasını ummak, bu ülkeyi yok edici bir serüven olurdu. Bu yüzden “barış” kavramına sıkı sıkı sarılmamız gerekiyor.

Dünyadaki Türkler…Şurası açık ki, dış Türkler üzerindeki baskıların yoğunlaştı bir dönemde yaşıyoruz. Bulgaristan’da yapılan zulüm, önceki gün Sadık Ahmet bildirisinde Türk sözcüğüne yer verdiği için mahkûm olması. Kuzey Kıbrıs üzerindeki diplomatik baskılar ve en acısı hepimizi yaralayan Azerbaycan olayları. Eğer geçici heyecanlara ve öfkelere kapılmayıp serinkanlılıkla olayları incelersek daha sağlıklı sonuçlara varabiliriz. Türkiye’nin amacı ne olmalıdır? Azerbaycan’daki kıyımın bir an önce durması ve Türkiye’nin bu olaydan yara almadan çıkması. Bu, sadece Mesut Yılmaz’ın tavrı ya da hükümetin “Azerbaycan konusunun SSCB” nin iç işi olduğu yolundaki açıklamalarla sağlanamaz. Ülkede esen rüzgarlar bu konuda belirleyici bir rol oynayacaklar. Ve ne yazık ki bizim gözlemimiz bu rüzgarların birtakım çevrelerce kışkırtılarak beslendiği, maceracı bir eğilimin körüklendiğidir. Kıbrıs mitingleri toplumda yarattığı heyecanı ve vardığı sonucu. 6-7 Eylül olaylarını hatırlamakta yarar var. Toplumda belli bir seviyeye yükselen coşku ve birikim ne hükümet kararını ne dış politika stratejisini dinlemeyerek, bir sel gibi sürükleyebilir bizi. Kamuoyunun bu yönde oluşturulması için çabalar görülüyor ve bu eğilim çok tehlikeli bir boyutta bazı yayın organlarına da yansıyor. Her olayda görüldüğü gibi Azerbaycan’da gerçeğim birden çok yönü var. Üç gün önce Fransa’dan döndüm. Dışarda bulunduğum günler içinde, Fransız, İngiliz ve Amerikan kaynaklarının bu konudaki tutumunu izleme fırsatım oldu. Batı basınının Azerilere karşı bir tutum takındığı ve her gelişmede 1915 olaylarını hatırlattığı ve Türkler aleyhinde bir kamuoyu yarattığı doğru. Ama başka bir doğru daha var: aynı batı basına 2 ay önce Gorbaçov’un Azeri Ermeni çatışmasında Azerileri tuttuğun yazıyordu ( Hatta Le Monde gazetesi Kasım ayında” Ermenilerin Gorbaçov’u Türklere yakın olmakla” suçlandığını, zaten her gün Türk müziği dinlediğini yazmıştı.) Gerçekten de Azerbaycan için de doğu Almanya’daki Batı Berlin konumunda olan Karabağ için Moskova tarafından alınan karar, Azerbaycan yararınaydı ve Ermenilerin büyük protestosuyla karşılanmıştı. Bu durum da Ermenileri en çok sevindirecek olan tek çözüm, Azerileri kendisini tutan Moskova’nın kızıl ordusuyla karşı karşıya getirmekti. Ve ne yazık ki Azeri kardeşlerimiz bu oyuna geldi. Yararına olan durum, tamamen tersine çevrildi. Bu noktadan sonra, öfkelenmek bağırıp çağırmak yeminler etmek bir çözüm değil. Bir kez ok yaydan çıktı. Keşke Azerbaycan olayları da Litvanya gibi, kan dökülmeden uygar bir tartışma ortamıyla sonuçlanabilseydi. Ama olamadı. Gelişmeleri değerlendirirken Azerbaycan’daki çeşitli eğilimleri de hesaba katmak gerekir. Her ülke gibi Azerbaycan’da değişik, düşünce, siyaset, inanç ve çıkar gruplarının bulunduğu bir yer. Komünist partiliden tutun da İran mollalararına yakın gruplara. Türkiye yanlılarına kadar birçok görüş mevcut. Bu olaylarda hangi gruplar etken oldu teokratik İran la birleşme yanlıları mı olayları başlattı ne gibi kışkırtma ve tahrikler yapıldı? Henüz bunları bilemiyoruz zamanla ortaya çıkacak. Bu durumda Türkiye olaylara” insan hakları” açısından yaklaşmalıdır. Türkiye’deki insan hakları nasıl dünyanın sorunuysa, Azerbaycan’daki de SSCB’nin iç işi değil insanlığın sorunudur. Azerbaycan’daki insan hakları konusunda etkili olabilecek grup, Türkiye’deki demokrat çevrelerdir. Hem kendi ülkelerinde hem de dünyanın her köşesinde insan hakları ihlallerine karşı çıkıyor olmaları onlara bu hakkı vermektedir.

Dünyaya derdimizi anlatmak…Yazının başında değindiğimiz dış Türkler konusunda dünya kamuoyunun duyarsız kaldığı bir gerçek. Bulgaristan’da yaşananlar. Batı Trakya, Kıbrıs, Azerbaycan, Türklerin değil de başka toplumların başına gelseydi, Batı’nın vicdanı daha çok rahatsız olacak ve daha büyük bir kamuoyu oluşacaktı, Türklerin üstüne bir sessizlik perdesi örtülüyor. Günümüz dünyasında” kültür yaratan toplumlar” la” kültür yaratamayan toplumlar” arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor. Çağdaş kültür yaratamayan, ya da bu kültüre sahip çıkamayan toplumlar yalnız ve diyalogsuz kalmaya yazgılı. Daha iyi anlaşılması için iki ülkeyi örnek alalım: Afganistan ve Çekoslovakya. İki ülkede Sovyet işgaline uğradı ve bundan kurtuldu. Ama Afganistan’da şeriatçı din grupları, yüzü geçmişe dönük, çağdaşlıkla ilgisi olmayan fanatik” mücahidin” tarafından sürdürülen savaş, Çekoslovakya da çağdaş kültür temsilcileri ve aydınları ile bütünleşen halk tarafından yürütüldü. Onun için, Çekoslovak ya bu mücadelenin önderlerinden yazar Vaclav Havel’i Cumhurbaşkanı yaptı. Ve bugün Havel, Bush ve Goraçov’u Prag’a çağıracak kadar saygın ve ağırlıklı bir liderdir. Çünkü büyük bir kültür birikimine sahip Çekoslovak halkı kendi kültür temsilcileriyle bütünleşiyor. Afganistan’dan ise unutuldu, dünya gündeminde yok. Büyük bir geleneksel kültüre sahip olan Türk halkı da bir türlü kendi kültür yaratıcılarıyla bütünleşemiyor. Dolayısıyla dünyada çağdaş aydınları tarafından temsil edilmiyor. Avrupa’da 3 milyona yakın Türk var. Bu demektir ki her Avrupalı hayatında mutlaka bir Türk görmüştür. Türkiye hakkındaki bütün imajı oluşturan bu insanları, karısını kızını döven, fanatik, öfke dolu, çığlıklar atan bir müzik dinleyen tehlikeli ve kirli insanlar olarak tanımlamak istiyor. Kamuoyunu böyle oluşturuyor. Bir an düşünün: Eğer dışardaki Türk insanı Batılı ya” ben büyük bir uygarlığı temsil ediyorum.” diye bilseydi” beni Selçuklu’dan bu yana tanı. Beni Mimar Sinan la, Itriyle, Yunus Emreyle tanımla… Ben Sait faik, Orhan Veli, Yaşar Kemal, Adnan Saygun’un yurttaşıyım.” diyecek ve sahiden bütün bunlarla bütünleşen bir yapı olsaydı, dünyadaki Türk imajı bu mu olurdu? Paris’te yaşayan türklerden birkaç bini Abidin Dino sergisinde, binlerce Bonn’daki İdil Biret Konserinde görseydi Paris metrosundaki ikinci kuşak türk çocuğunun elinde Yaşar Kemal’in Fransızca da yeni çıkan kitabı olsaydı Türklere bugün ki gibi mi muamele edilirdi. Batılının tanıdığı çağdaş türk sanatçılarının hepsi, ya hapsedilmiş, yaz sürgünde daha da önemlisi avrupa’da yaşayan Türklerin öcü sayıp, yaklaşmadığı insanlar oldu. Batılı kurumlar türk aydınlarını, kendi toplumuna karşı koruma görevi üstlendi. Kendi değerlerini tutan bir halka kimse saygı duymuyor. Atatürk’ün bütün çabası, Türkiye’ye bu çağdaş kimliği ve saygınlığı sağlamaktı. Kültür alanındaki dev çabalar hep bu amaca yönelikti. Ama sonradan yürütülen yanlış politikalar sonucu bu amaca ulaşılamadı. Bulgaristan Türkleri dünyaya dertlerini anlatamadı. Çünkü” intelagencia”sı devreye giremedi. Trakya Türkleri de öyle. Ne yazık ki Azerbaycan Türkleri de. Ermenilerin, Yahudilerin, Yunanlıların, dünyadaki entelektüel odaklarla ilişkilerini, Azerilerinkiyle karşılaştırabilir misiniz? Türkiye’de dünyaya derdini anlatamıyor. Çünkü kendi kültür yaratıcılarına sahip çıkamıyor. Bütün kültürel zenginliğine ve onurlu geçmişine karşın, bugün kültür yaratıcıları tarafından temsil edilmeye razı değil. Bu yüzden haklı olduğumuz konularda bile haksız çıkıyoruz. Bu yüzden hepimiz, hak etmediğimiz, yanlış bir Türkiye imajına oturtuluyoruz. Öfkelerimizi dengelememiz, özellikle bu günlerde Azerbaycan dolayısıyla yoğunlaşan kışkırtmalara kapılmayıp, serin kanlı değerlendirmeler yapmamız,” barbar türk” kanısını güçlendirecek her türlü davranıştan kaçınmamız gerekiyor. Dünya kültürü odaklarıyla gerçekleştireceğimiz ilişkilerin yararı bütün ülkeye, hatta türkiye dışındaki türklere de yansıyacaktır.

Alıntı dürüstlük!!! ” … Ülkücü genç de öyle. Hastalıklı, bilgisiz ve intikam dolu. Böyle değildi… evet öyle değildi seksenli yıllar ‘Sis’ altında değildik. Herkesi her şeyi net görebiliyorduk… Ben bölgemde her gün dayak yediğim bir ülkücüye kız kaçırmıştım. Sonra o ülkücü arkadaşım vuruldu. Cenazesine de gittim. Orada bana başın sağ olsun diyenler, daha sonra beni öldürmeye kalmışlardı. Bunları biliyorduk her şey dürüsttü” yukarıdaki ‘dürüst’ satırlar Tempo dergisinde, bana ve Sis filmine saldırmak için kullanıldı. Filmde anlatılanın seksenli yıllar olmadığını mı yazayım, yoksa Ferhat Tüysüz, Veli Can Oduncu gibi prototipleri başka hangi kalıba oturtacağımızı mı? En iyisi bu ateşli sayıklamayı kendi haline bırakıp, dergi yöneticisi sevgili dostumuza son aylarda bana çatmak için bu düzeyde yazılara neden sıkça yer verdiğini sormak. Dergiye yazık olmuyor mu?