“Hiç kimse kendi köyünde peygamber olmaz” İşte önemli bir gerçek: Kimse kendi köyünde peygamber olamıyor. Ün tehlikelidir, hele de kendi çevremizden birinin sağladığı ün yakıcıdır. Sıcak kanlı Akdeniz ülkelerinde sanatçılar kendilerini tutamayıp açığa vururlar bu öfkelerini. Eleştirir, dedikodu yapar, saldırır, yok etmeye çalışırlar. Yalnız sanatçılar arasında geçmiyor bu kıskançlık olayları. Toplumumuza bakın: “Nazar” a karşı o kadar çok önlem almaya çalışıyoruz ki evlerimiz, otomobillerimiz nazar boncuklarıyla, üzerliklerle dolu. Kurşun dökme adeti sürüp gidiyor. Demek ki birbirimizden çok korkuyoruz ve üzerimize dikilen gözlerin bize zarar vereceğine inanıyoruz. Aydınlar ve sanatçılar çevresi ise, dilimizi bu konuda epey zengin kılan, kıskançlık, haset, çekememezlik, gıpta duygularının kıpır kıpır kaynaştığı bir ortamdır. Dostoyevski anılarında “edebiyat dünyasına girdiği o uğursuz yılları” anar. Bu “uğursuz” yıllar insanda ilk zamanlar garip ve yabancılaşmış bir acı çekme duygusu uyandırır. “Savaş ve Barış”taki Andrej gibi…Borodion savaşında üzerine ateş edilirken “Niye benden bu kadar nefret ediyorlar” diye düşünür Andrej. “Oysa annemin öylesine sevdiği, öyle özen gösterdiği ben!..”. Gerçekten de sizi ya hiç görmemiş ya da hiçbir ilişkisi olmayan bazı insanlardaki nefretin, size yönelen yok etme isteğinin yırtıcı bir tutkuya dönüşmesi ürkütücüdür. Niye o kadar nefret ettiklerini anlayamazsınız. Her meslek grubu gibi sanatçılarda kendi doğal çevrelerinde yaşarlar. İşte bu kuytu ve nemli köşelerde düzenlenen saldırılar ve dedikodu kırıntıları, bir bataklık gibi soluduğumuz havayı zehirler, doğal çevrenizde sizi bunaltmaya başlar. Yanıtlayamazsınız, çünkü somut hiçbir şey yoktur. Ele gelmeyen, vıcık vıcık, kaygan bir dedikodu ortamıdır bu. Susmaktan başka yapılacak şey yoktur. Her şeyi duyup, görerek, taş gibi, kımıldamadan durmak. Sövgülerden daha zor olanı, kamuoyunu yanıltmaya yönelik yalanlara dayanmaktır. Yalan karşısında bile susmanız gerekir. Bu susmanın bedeli sinir bozuklukları, yüzlerce uykusuz gece ve mide ağrıları demektir. Oysa sizin üretmek için dingin ve uyumlu, barışık bir dünyaya ihtiyacınız vardır. Tehdit altındaki yaratıcılık. Türkiye’de özgün yazarının karşısına dikilen en büyük tehlike, zehirli sarmaşıklar gibi boy atan bu sanat ortamıdır. Hoyrat ilişkiler, omuzlar arasında kısılı başlar, yenik bakışlara yerleşmiş ölümcül ve hastalıklı bir nefret, başka bir sanatçıyı sevememek, övme yeteneğini yitirmek ve herkesin birbirinden korkması demek olan bir çevrede sağlıklı düşünceler, incelmiş bir duygu bütünlüğü ve uzun dönemli çalışmalar çok zor gerçekleşebilir. Sanat daha çok sezgilerimize dayanarak, incelikle, duyarlıkla, sevgiyle yaklaşabileceğimiz bir kelebek kanadıdır. Hangi amaçtan kaynaklanırsa kaynaklasın katı ve sert ilişkiler, sanat alanındaki titreşimleri almamızı engeller. Alf Thoor bunu anlamıştı. Titreşimler. Alf Thoor garip bir adamdı. İskandinavya’nın en önemli müzik eleştirmeniydi. Expressen’de yazardı ve kötürümdür. Olağanüstü bir duyarlığa sahipti. Stockholm’deki evinde, yıllar önce yaptığım müziği dinlerken, küçük bir Afrika davulu almış, parmaklarını gergin deri üzerinde tutarak gözlerini kapatmıştı. Sadece kulakla algılayamıyordu müziği, gövdesinde titreşimini de duyuyordu. Bir başka İsveçli dostumuz da aynı şeyi denemek istedi. Davulu alarak ellerini üstüne koydu. Ama hiçbir titreşim alamıyordu. Alf Thoor açıkladı: Ortak dostumuz, parmaklarını derinin üstüne sıkıca bastırmış, dolayısıyla titreşimleri alamamıştı. Olan biteni kavrayabilmek için parmaklarını hafifçe, belli belirsiz, incelik ve duyarlıkla kullanması gerekirdi. Öze ancak böyle varılabilirdi. Gülten Akın boşuna yakınmıyor içimize kök salan dizisinde: “Kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” Tehlikeli ün. İki şey çok tehlikelidir ve bağışlanmaz: Halkla ilişki ve batıyla ilişki. Aydınlarımız için başka çevrelerden gelen insanların kavuştuğu ün katlanılabilir şeydir. Onlar zaten ayrı dünyaların insanıdırlar ve bizim “aydın” çevremizden değidirler. “Star”lar ise aydınların, kendi entellektüel doygunluklarını zedelemeden, hafif küçümsemeyle kabul edebilecekleri bir şeydir. Hatta zaman zaman bunun “nostalji” sini de yaratmaya çalışırlar. Ama kendi çevremizden birinin ünlü olması kabul edilemez. Halkın gösterdiği ilgi, aydınımız ve devletimiz tarafından ödetilir. Ne de olsa geleneğimizde var: Arthur Koestler 13’üncü Kabile adlı kitabında bir Arap gezginin eski Türk boyları hakkındaki izlenimlerini aktarıyor. Arap gezgin birçok özelliğin yanı sıra, “Türkler” diyor “içlerinden birisi sivrildi mi, bizden çok tanrıya yaraşır diye tutup asıyorlar onu.” ALINTI. YA TÜRKLERİN MORALİ? “Başkanım Richard Nixon, Valim Ronald Reagan, Senatörüm George Murphy, Belediye Başkanım Sam Yorty. Siz de kalkmış moralimin niye bozuk olduğunu soruyorsunuz bana!” Paul Mazursky. Sevgili Ülkü Tamer’in derlediği, Afa Yayınlarından çıkan “Sinema Dedi Ki” adlı kitaptan.
