Yıllar önce, sağ sol ayrımının çok keskin olduğu günlerde şöyle bir yazı yazmıştım: “Uluslararası ilişkiler bir ülke için yaşamsal önem taşır! dediğiniz zaman solcu, Beynelmilel münasebetler, bir memleket için hayati ehemmiyeti haizdir! dediğiniz zaman sağcı oluyorsunuz. Oysa iki cümle de aynı.” İşte, “Sağlam bir zemine oturan fikir hayatı yok!” dediğim bu. Terminoloji, metotlu düşünme, felsefe tarihi, kavramlara hâkim olma, tarih bilinci konularında hiçbir çaba harcamadan, kulaktan dolma sembollerle kanaat bildirmek bize özgü bir durum. Çünkü burası istisnalar dışında- ne yazık ki bir semboller ve klişeler ülkesi. 1970’lerde bıyığı aşağı doğru uzatanlarla, pos bıyık bırakanlar arasında çıkan (çıkartılan) çatışmalarda beş bin genç öldü. Acaba bu gençler birbirlerinin ne dediklerini, ne istediklerini biliyorlar mıydı? Kesinlikle hayır! Bilmiyorlardı ama sokaktan geçen tanımadıkları bir insanı bıyık şekline göre rahatlıkla öldürebiliyorlardı. (Gizli servislerin ve silah kaçakçılarının karanlık rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor elbette.)
90’lı yılların başlarında ısrarla “Sağ-sol kutuplaşması dağılıyor, Türkiye milliyetçi, dinci ve Kürtçü olarak üç kutba ayrılıyor” diye yazdığım zaman kimseyi inandıramamıştım ama aynen öyle oldu. Bugün eskinin sağcısı da solcusu da, bu üç kutup içinde kol kola giriyor. O zaman yazık olmadı mı birtakım semboller yüzünden hayatını kaybeden beş bin gence.
Neyse ki salı günü yazdığım; milliyetçilik ve yurtseverlik kavramlarını irdeleyen yazıma gelen tepkiler beklediğim kadar kötü olmadı. Kusura bakılmazsa söyleyeceğim; okuduğunu anlamayan kişilerden aldığım bir iki komik mesaj dışında, düşünen insanlardan çok olumlu tepkiler geldi. (Bu komik mesajlardan birinde yurttaşımız “patriotism” kavramını Patriot füzeleriyle ilişkilendiriyor ve binlerce yıllık bu kavramın Amerika’dan ithal edildiğini yazıyordu. Oysa kelimenin kökeni Latince patriota. Patriotismin tanımı ise “Bir insanın vatanını candan sevmesi ve kendini ona adaması.”)
Bu kutuplaşma Türkiye’ye hayır getirmez. Vatanını gerçekten seven; bir kutba yaslanıp ona buna küfür sallayıp rahatlamak ve alkış almak yerine, Türkiye’nin bu kutuplaşma belasını nasıl aşacağını düşünür. Çünkü her kutupta milyonlarca yurttaşımız var ve bu ülkede kimsenin kimseyi yok edemeyeceği acı tecrübelerle görülmüştür. Bir arada yaşamanın kurallarını öğrenmekten başka bir kurtuluş yolu yok. Bunun da çaresi, bütün demokratik ülkeler gibi merkez sağ ve merkez solda iki büyük partinin, üç kutbu (yani ırk üstünlüğüne, din ve etnisiteye dayanan hareketleri) içinde eritmesi. Bakın; ABD’de 39 milyon siyah yaşamasına rağmen Obama siyasete bir “Siyahlar Partisi”nden girmedi. Demokrat Parti adayı olarak başkan seçildi. Kendi içinde nüanslar taşımasına rağmen ABD’de Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti, İngiltere’de Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi var. Fransa, İspanya, İtalya, Almanya gibi bütün demokratik ülkelerde durum böyle. Sistem merkez sağ ve merkez soldaki iki ana parti tarafından yürütülüyor, küçük partiler ise zaman zaman bunlara destek veriyor. Demokrat rejime sahip hiçbir ülkede milliyetçilik ideolojisine, etnisiteye, ırka, inanca dayalı büyük parti yok. Almanya’daki Hristiyan Demokratlar bile ülkeyi ve toplumu inanç yönünden dönüştürmeye çalışmıyor, muhafazakâr ve ılımlı bir sağ görüşü temsil ediyor. Türkiye’de de gerçek demokrasi böyle işleyecek ama o zamana kadar kutuplar birbirinin canını yakmaya devam edecek. Ta ki toplumsal barışın, herkesin çıkarına olduğunu anlayana kadar. Yazımı, kitaplarımla ilgili yazan bir öğretmen okurumun biraz önce gelen mesajındaki değerli cümlelerle noktalamak istiyorum. Diyor ki: “Annem tarafı Ahıska Türklerinden, babamın büyükannesi Hakkari’den, büyükbabası Rizeli… Herkes bir yerlerden bir şekilde gelmiş, büyük bir ulus ülke yaratılmış… Atatürk milliyetçiliği bu nedenle önemli, herkesi bir arada topladığı bir ulus yarattığı için… Unutturmaya çalışsalar da…” İşte gerçek bu!
Not: Önce İzmir, sonra Eskişehir, ardından Antalya belediyelerine yapılan baskılar, demokrasiyle ve hukuk devletiyle uzaktan yakından bağdaşır şeyler değil. Üç belediye başkanının da (Kocaoğlu, Büyükerşen, Akaydın) dürüst olduğunu cümle âlem biliyor. Ayrıca yerel yönetim baskısı bu üç ille de sınırlı değil. Aslı astarı olmayan suçlamalar sonucunda hapse düşmüş onlarca, belki yüzlerce muhalif belediye başkanı var. Keşke bir milletvekili soru önergesi verse de kaç AKP’li, kaç CHP’li, kaç BDP’li yerel yöneticinin hapse atıldığını öğrenebilsek. Yazık, çok yazık!
