Size yardımcı olan, sohbetiyle dertlerinizi unutturan, gereğinde yol gösteren, dünyayı ve hayatı daha derinden kavramanızı sağlayan, buna karşılık sizden hiçbir şey talep etmeyen, canınızı sıkma ihtimali bulunmayan bilge dostlarınız var mı? Ne mutlu ki benim böyle dostlarım var, hem de yüzlerce. İlk gençlik çağlarımdan beri sürekli onlarla konuşuyor, sözlerinden ve bilgece öğütlerinden yararlanıyor ve sohbetlerinden zevk alıyorum. Ben onlara bir şey sorana, danışana kadar sessiz sedasız bekliyorlar ama her an yardıma hazır ve nazırlar. Kimlerden söz ettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Bize kitaplarını miras olarak bırakmış büyük beyinleri, yüce ruhlu insanları kastediyorum. Hayatımın hiçbir döneminde beni yalnız bırakmayan, ister askeri zindanda, ister sürgünde bulunayım; ister başkanlık saraylarında ağırlanayım, yanımdan hiç eksik etmediğim dostlar bunlar. Bugünlerde Cicero’nun yaşlılık ve dostluk üzerine düşüncelerini okuyorum. Milattan önce yaşamış olan Romalı hukukçu, devlet adamı ve yazar, bir ara Anavarza (Adana) valiliği de yapmış. (Acaba Adana valileri bununla ilgili bir plaket asmış mıdır vilayete?) Cicero’da şu cümlelere rastladım: Şair Naevius’un Ludus’unda şöyle bir soru sorulur: “Baksanıza, nasıl oldu da koca devleti öyle yıkıverdiniz?” Verilen türlü yanıtlar arasında başlıcası şudur: “Yeni yeni söylevciler türemişti; bunlar kafasızdılar, bilgisizdiler.” Dünyanın durumuna bakınca bu sözler, milattan önce değil de bugün söylenmiş gibi; değil mi?
Montaigne’in denemelerini her yıl bir kez okurum. Öyle baştan sona değil ama. Rastgele açarım kitabı, ilgimi çeken denemesini okur ve her seferinde hayranlıktan, zevkten, bu dünyaya böyle akıllı bir adam gelmiş olmasından dolayı minnet duyarım.500 yıl önce yaşayan bu düşünür-denemeci yalnız kendi fikirlerini, insanoğlu/insankızı üzerine gözlemlerini yazmakla yetinmez, daha önce yaşamış Platon, Sokrates, Tacitius, Cicero gibi bilgeleri de tanıklığa çağırır. Böylece pırıl pırıl bir zaman tüneli açılmış gibi, binlerce yılın birikimi size akmaya başlar. Ve görürsünüz ki insanlar her zaman çok düşünmüş, çok kafa yormuş, güneşin altında söylenmemiş söz yok gibi. Montaigne adaletin işleyişi ve yasalar konusunda Tacitius’un bir sözünü aktarıyor: “Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin zararına bir adaletsizlik vardır.”
Ne yazık ki “yerim dar.” Bu yüzden ancak birkaç cümle aktarabileceğim Montaigne’den. Bunlar da Osmanlı’yla ilgili olacak. Diyor ki: “Türklerin Padişahı İkinci Mehmet (Fatih), Papa İkinci Pius’a şunları yazmış: İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum; biz de İtalyanlar gibi Truvalıların soyundanız. Yunanlılardan Hektor’un öcünü almak benim kadar onlara da düşer; onlarsa bana karşı Yunanlıları tutuyorlar.”
Hayatının bir dönemi, Kanuni Süleyman’la aynı yıllara rastlayan Montaigne, her şeyde bir ölçü aramanın gerektiğini belirten bir başka denemesinde şöyle yazıyor: “Bolluk kadar insanı sıkan, usandıran şey yoktur. Karşısında üç yüz kadını birden buyruğuna hazır gören bir adamda istek mi kalır? Büyük Sultan’ın sarayında öyleymiş.”
Osmanlı’yla ilgili bir başka notu da ordudaki disiplinle ilgili. 1. Selim, Mısır’ı aldığı zaman ordusunun, bahçelerdeki meyvelerin bir tekine bile dokunmadığını yazıyor. Çünkü askerler düşmandan daha çok komutanlarından korkarlarmış.
“Bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir” diye yazan Montaigne’in muhteşem düşünceleri insanın kendini tanıması için eşsiz bir rehber. En iyisi siz Sabahattin Eyüboğlu’nun güzel çevirisinden Montaigne denemelerini okuyun; buna bir de değerli aydın Ahmet Cemal’in Stefan Zweig’dan çevirdiği harika Montaigne biyografisini (Can yayınları) ekleyin; dünyanız aydınlansın.
