“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” türküsünü bilirsiniz. Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiseri Günter Verheugen de sanık değil komiser olmasına rağmen aynen böyle davranmış. Önce içinden gelenleri, yani kendi doğrularını söylemiş sonra da inkâr etmiş. Alman gazetecilere demiş ki: ‘Türkiye’nin AB tam üyeliğine inanamıyorum. En iyisi tam üyelik dışında bir çözüm.’ Verheugen görevinden dolayı bu sözü resmen söyleyemez; bunun için inkâr ediyor. Ama biz Verheugen’in samimi düşüncesinin bu olduğunu biliyoruz. Yalnız komiser bey değil, Avrupadaki birçok etkili çevre Türkiye’nin AB üyeliğine inanmıyor, içinde bulunduğumuz durumu, reformların yapılması için gerekli bir oyalama süreci olarak görüyor. Biliyorsunuz; ben yılardan beri AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmeyeceği, hiç telaffuz etmek istemesek dahi bir ‘özel statü’de buluşacağımız fikrini öne sürüyorum. Bunun için de basit bir mantık yürütüyorum. ‘AB’nin Türkiye’yi, Fransa, İngiltere, Almanya gibi tam olarak kucaklaması size gerçekçi geliyor mu?’ ‘Hayır!’ ‘Peki kırk yıllık nişanlılık dönemine, bunca çabaya, Avrupa’da yaşayan milyonlarca insanımıza ve Gümrük Birliği’ne rağmen Avrupa, Türkiye ile ilişkilerini tamamen kesip kapıyı kapatabilir mi?’ ‘Hayır!’ İşte bu iki hayır arasındaki ortak çizgi AB serüvenimizin nirengi noktasını oluşturuyor. Bu özel noktada buluşacağız. Çünkü Türkiye gerçekten de özel bir ülke. Bu durum tarihte de böyleydi şimdi de. Bu yüzden komiserin karakolda söyledikleri doğru. Mahkemedeki inkârı ise vaka-i adiye. Pek bir ruh yüceliği yansıtmasa bile komiserin görevine uygun bir tavır.
