Elimde bir resim var. Atina’da yüz binler, bu haksız ve insafsız savaşa dur demek için yürüyor. Kalabalığın içinde üç genç kız, bez bir pankart taşıyorlar: Üstünde şöyle yazıyor: “Lanet olsun Kristof Kolomb’un merakına!” Bu resmi Mikis Theodorakis yolladı bana. Şöyle diyor: “Savaş bile gençlerin içindeki mizah duygusunu öldüremedi.” İkinci bir kara mizah örneği ise şöyle: Savaş sona erdikten sonra Irak üç bölgeye bölünecek: NORMAL, SÜPER ve KURŞUNSUZ BÖLGE. Savaş gibi korkunç bir insanlık yıkımının mizahı olur mu demeyin, olur! Çünkü mizah insanoğlunun en büyük silahı. Ve zalimlerin en büyük korkusu. Bizim ekranları ise uzmanlar kapladı. Bunların bir kısmı, elinde hiçbir gizli plan, bilgi ve kaynak olmasa da üst perdeden esip gürlemeye pek meraklı. Yıllar bana öğretmiştir ki; Türkiye’de bilgi, özgün fikir, doğru analiz önemli değildir. Konu ister savaş olsun, ister deprem, ister tıp, ister ekonomi; ekranlarda uzman olarak boy göstermek için sadece iki koşulu yerine getirmek gereklidir. Birincisi adının önünde, Prof. Dr, emekli general, jeoloji mühendisi falan gibi bir unvan olacak. İkincisi de televizyon seyircisinin anlamayacağı, gündelik dilin dışında mesleki bir jargonla konuşacaksınız. Doktorsanız, kelimelerin Türkçesini değil, tıp terminolojisindeki karşılıklarını söyleyeceksiniz. Mesela damar genişletici değil vazodilatatör diyeceksiniz. Emekli general iseniz “101. hava indirme tugayı, yığınaklanma, mekanize birlikler, 4. piyade tümeni gibi” kelimeler kullanacaksınız. Eğer din konusunda tartışıyorsanız söyleyeceğiniz sözün Arapçası çok önemli. Ebabil kuşlarının fillere taş attığını anlatmak yerine, “Ebabile termihin bi hicaretin min sıcciyl” derseniz akan sular durur, kimse size cevap veremez. Bütün bunlar hoca ile kasabın hikâyesini hatırlatıyor bana. Sarıklı bir hoca efendi kasap dükkânından içeri girmiş. “Selamünaleyküm kassab efendi!” demiş. “Şu lahm-i ganemin döş-ü guburundan bir kıyye et tart!” Hoca bu cümleyi Türkçe söylese “Şu koyunun göğüs tarafından bir okka et ver!” diyecek ama lügat paralamayı ve anlaşılmaz bir şekilde konuşmayı tercih ediyor. Kasap hiç bozuntuya vermemiş, diğer müşterilerin işini bitirmiş ve sonra arkadan dolanıp, hoca efendinin sarığının içine yanar bir sigara atmış. Sonra da önüne geçip “Hoca-efendi” demiş “Sarığının kıvrımının, kıvrımının, kıvrımının, kıvrımının (bu arada sarık tutuşuyormuş) kıvrımının, kıvrımının…. İçinde harik (ateş) var.” Hoca efendi hemen çırpınarak sangı başından yere savurmuş ve “Be adam” demiş “Şunu hemen söylesene!” Kıssadan hisse! Bizim uzmanların işi yavaş yavaş hoca efendiye benzemeye başladı ama ortada ne sarık var ne harik!