CHP Kurultayı’ nda kan gövdeyi götürür, sandalyeler havada uçuşur, delegeler birbirine şişle, falçatayla saldırırken gördüm onu. Bir kenara çekilmiş, ortalığı hüzünlü gözlerle seyrediyordu. Belli ki onca emek verdiği, umut bağladığı partisinin sergilediği vahşet manzarasını görmeye dayanamıyordu. Salon bulut bulut, yoğun bir sigara dumanı altındaydı. Sonuna kadar açılmış ses sistemlerinden, kulakları sağır edecek kadar yüksek ritmler yükseliyordu. Çevik kuvvet içeri girmek için hazırdı. Bir anda alevlenen kavgalarda, CHP mensupları birbirinin gözünü oymak istercesine sonsuz bir nefretle saldırıyor, kafa atıyor, ısırıyor, tribünlere tırmanmaya çalışıyor ve bu arada ağza alınmayacak küfürler savuruyorlardı. Mahzun adam, hüzünlü gözlerle seyrediyordu bu manzarayı. Genel başkan adayı, işaret parmağını bir belediye başkanının ağzına sokmuş yırtmaya çalışıyordu.Partinin genel başkanı sahneden avazı çıktığı kadar bağırıyor ve hakaretler yağdırıyordu. Baktım, yalnız adamın gözleri daha da hüzünlenmiş gibi geldi. Belli ki “Benim burada ne işim var” diye soruyordu kendisine. Derken çevik kuvvet polisleri içeri girdi ve CHP’liyi CHP’liden ayırmaya, cinayetleri önlemeye çalıştı. Başı yarılmış ve yüzü gözü kıpkızıl kana boyanmış bir gazeteci, koluna girenler tarafından ambulansa doğru koşturuluyordu. Salondan çıkıyordum. Gözüm son kez, yalnız adama takıldı. Bana en çok dokunan da bu görüntü oldu. Hüzünlü gözlerle vahşeti, ilkelliği, lumpenliği seyreden adam, oradan ayrılamıyordu. Yürüyüp gitme imkânından mahrumdu. Çünkü bir resim olarak sahneye iliştirilmişti. Adı, Mustafa Kemal Atatürk’tü.
