Yine karanlık günlerden geçiyorduk. Yakın tarihimizde öyle çok karanlık görmüştük ki… Bıkmış usanmıştık. Yüreğimiz ölümlerle kanıyordu. “İnsanlar öldürülmesin, işkence görmesin” diyenin yakasına yapışıklığı günleri yaşıyorduk. Boğulacak gibiydim. Kaleme kağıda sarılıp, bir türkü yazmaktan başka çare yoktu. Yazmaya başladım: “Vurulduk ey halkım unutma bizi.” Sonrası aktı gitti: “Hayın tuzaklarda kan uykularda Vurulduk ey halkım unutma bizi İşkenceler için tahta çarmıha Gerildik ey halkım unutma bizi.” 1973 yılında bu parçayı, Belçika’da yayınlanan plağıma koydum. Dinleyenlerin yüreğini parçalayan şiirin etkisi, yaşanan olayların korkunçluğundan kaynaklanıyordu.
Bir gün sevgili Uğur Mumcu, bu sözleri kullanarak müthiş bir yazı yayınladı. Yazısına esin kaynağı olduğum için beni kutluyordu. Aradan yıllar geçti. Bu ağıtlar, geçmişin politik çalkantılarına ilişkin belgelere dönüşecek yerde, giderek güncellik kazandı ve ne yazık ki her gün hatırlanır oldu. Başka dostlar için yazılan “Vurulduk ey halkım unutma bizi” çığlığı, artık Uğur Mumcu cinayetiyle özdeşleşmiş, Uğur’un çığlığı haline gelmişti.
Şimdi de 2005 yılında bunları yazmak zorunda kalıyoruz. Diyorlar ki; “Başka ülkelerde de faili meçhul cinayetler işleniyor.” Oysa oralarda bu sayı binlere yükselmiyor ki! Katilleri bulunamayan tek tük cinayetler sonunda da, en yüksek makamdan başlamak üzere bir çok sorumlu kişi istifa ediyor, görevinden ayrılıyor, ömrünü bu cinayetin karanlık gölgesi altında vicdan azabı çekerek tamamlıyor. Bir düşünün bakalım: Türkiye’de faili meçhul cinayetler yüzünden herhangi bir görevlinin başı ağrıdı mı? Uğur Mumcu cinayeti kadar büyük bir olay, hangi görevliyi sıkıntıya soktu? Hangi siyasetçi bu yüzden istifa etti. Bir iki demeç, birkaç başsağlığı… Sonra evli evine, köylü köyüne; Uğur gibi binlerce kişi de mezarlığa…
İnanın ki bunları yazmak zorunda kalışımdan dolayı utanıyorum. Esas utanması gerekenlerin ise yüzü bile kızarmıyor. Ve biz her ölümde biraz daha ölerek ve sevgili Uğur’u her geçen gün biraz daha özleyerek, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti, uygarlık, sağduyu, merhamet, hoşgörü diye diye çırpınıp duruyoruz.
