Türk aydını müzik bilmez.
Müzik konusunda vasat bir dinleyiciden öte fikri yoktur. Doğan Hızlan dışında nota bilen ve ciddi olarak müzik izleyen kişiye rastlamadım desem yeridir.
Müzik terminolojisine yabancıdırlar. Bu konuda hiç kafa yormadıkları için de müzik, düşünce hayatının dışına sürülmüş bir eğlence biçimidir.

Ama bu yıl Türk yazarları, Pavarotti ve Jackson gibi dünya starlarının Türkiye'ye gelişinden etkilenip müzik yazıları yazdılar. Bu iki starın Türkiye'ye gelişlerinin ilk olumlu etkileri de bu oldu.

Gelelim Michael Jackson'a:
Öncelikle Michael Jackson'ın büyük bir yetenek olduğunu belirtelim. Beş yaşından itibaren söylediği şarkılara büyük bir yorumcu gücü katan bu zenci çocuk, daha sonra geliştirdiği baştan çıkarıcı danslarıyla ününü perçinlemiş ve en tepeye oturmuştur.

Peki, Jackson kadar yetenekli bir Endonezyalı, bir Finli, bir Japon yok mudur?
Elbette vardır.
Dünyanın bütün güzel sesli ve iyi danseden insanları Amerika ve İngiltere'den çıkmıyor ya!
Neden Anglo-sakson dünyasının dışında hiçbir şarkıcı dünya şöhreti olamıyor?
Çünkü hafif müzik endüstrisi Amerikan-İngiliz egemenliği altındadır. Kendi beğenilerini dünyaya yaymış ve sonunda evrenselleşen bir üslup yaratmışlardır.
Bütün yeteneğine rağmen Michael Jackson da Amerikan rüyasının bir parçasıdır.

Michael Jackson adındaki yetenekli zenci çocuğun kitleye sunuluşunda bazı önemli stratejiler var.
Jackson dinleyiciyle özdeşlik kurmuyor, ona hiç benzememesiyle ilgi çekiyor.
Hiç kimse Michael'i dinlerken; "İşte benim gibi! Aynen bana benziyor ama sahnede, milyonların önünde" di-
ye heyecanlanmıyor.
Dünyadaki bir çok "public figure" için doğru olan bu özdeşlik Michael Jackson'da tersine dönmüş.
Michael üçüncü tür!
Ne erkek, ne kadın!
Ne zenci, ne beyaz!
Ne yerel, ne modern!
Michael'ın uzaydan düşmüş bir yaratık gibi algılanmasına çaba gösteriliyor. Efsane bu yolda oluşturuluyor.
Bir bakıyorsunuz Michael'ın her gece oksijen çadırında uyuduğunu yazıyorlar.
Bir bakıyorsunuz yılanlarla resmi çıkıyor.
Ve stratejinin en önemli noktası; sahne dışında hiçbir zaman görünmüyor.
Onu normal insan boyutları içinde görmek imkansız. Sadece sahne kimliğiyle varoluyor.

Oysa, Michael Jackson adını taşıyan genç de, imajının aksine sabah kalktığı zaman başı ağrıyan, geleceğe dönük düşler kuran, korkuları, kaygıları olan bir insan.
Önemli bir işletme haline gelen Jackson firmasının mali sorunlarıyla ilgileniyor.
Finans uzmanlarıyla toplantılar yapıyor.
Çeşitli yatırımlara karar veriyor.
Beatles grubunun şarkılarının yayın haklarını kapatmak gibi ilginç fikirler üzerinde kafa yoruyor ve bunu gerçekleştiriyor.
Kardeşi La Toya, Playboy'a çıplak poz verdiği zaman, kendi imajını zedeleyeceği için ona kızıyor, kavga ediyor.
Ama bütün bunlar halktan saklanıyor.
Çünkü Michael Jackson bir dünyalı olarak gözükmemeli, insanlar Michael'da kendilerine benzeyen bir kişiyi bulmamalılar.
İşte Michael'ın İstanbul'da kimselere görünmemesinin sırrı da bu.
Öyle ya, yolda giderken, uzaydan düşmüş bir yıldızla karşılaşmak mümkün mü?
Değil.
Böylece, yetenek ve endüstri el ele vermiş, dünyayı çılgına çevirmeye devam ediyor.