Birkaç gün önce Mustafa Kemal’in güncelliğini koruduğunu ve 2006 yılında bile her gün onun adı anılarak tartışmalara girişildiğini yazmıştım. Bugün ölüm yıldönümünde onu saygıyla anarken, bir başka özelliğe daha dikkat çekmek istiyorum. Mustafa Kemal adı geçtiği zaman onun simgeleştirdiği üç anlam söz konusu: Birincisi bağımsızlık, ikincisi laiklik, üçüncüsü çağdaşlık. Bana Mustafa Kemal isminin çağrıştırdığı en temel kavramlar bunlar. Ama bakıyorum bazı çevreler ve özellikle onun adını kullanan kimi Kemalistler, Mustafa Kemal adını Türkçülük ve ırk bağlamında vurgulamak derdinde. Evet; savaş koşulları içinde yeni bir ulus oluştururken Mustafa Kemal “Türk” vurgusuna yer verdi ama bunu diğer etnik kökenleri reddetmek için bir vesile yapmak doğru değil. Unutmayalım ki bugün bazı çevrelerde aşırı alerji yaratan “Türkiye halkı” sözünü ilk telaffuz eden odur. Tarihsel kararları, yine tarih bağlamında düşünmek gerekir. Yok olmuş bir imparatorluktan, dönemin koşullarına uygun bir “ulus-devlet” yaratmak söz konusuydu. Üç kıtadan kaçıp canını kurtararak Anadolu’ya sığınmış olan ümmet, bir millete dönüşüyordu.

Bugün üzerinde durmak istediğim bir başka konu da Mustafa Kemal’in bu halka duyduğu sonsuz güven. Şöyle diyordu:“Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!” Bu sözün, siyaset kaygısıyla bir temenni belirtmekten öte anlamları olduğu kanısındayım. Mustafa Kemal bu ulusa gerçekten güveniyordu. Belki de en çok güvenen oydu.

Armstrong’un da belirttiği gibi bir seferinde şöyle demişti: “Bir milletin çıplak ruhu en iyi savaşta görülür. Ben Türk milletini savaşta gördüm. Bu yüzden ona güvenim tamdır.” Ben Mustafa Kemal’in bugünleri görse derin bir hayal kırıklığına uğrayacağına eminim.

O güvendiği “millet”in bir bölümü, bugün onun düşüncelerine taban tabana zıt olanlarla beraber yürüyor. Aslında galiba kendisi de sağlığında en büyük hayal kırıklığını Serbest Fırka denemesinde yaşamıştı. Çok partili demokratik hayata geçmeyi arzu ederek Fethi Okyar’a kurdurttuğu Serbest Fırka, bir anda halkın Atatürk’e karşı umudu haline gelmiş ve inanılmaz bir büyümeyle birlikte kargaşaya neden olmuştu. Bunun üzerine o parti kapatılmıştı. Belki en düşündürücü tablo şudur: İzmir’de Serbest Fırka lehine gösteri yapan halka ateş açılmış ve bir çocuk vurulmuştu. Baba, ölü yavrusunu kucağına alarak Serbest Fırka yetkililerine gelmiş ve “Binlerce evladımız feda olsun. Yeter ki bunlardan bizi kurtarın!” diye feryat etmişti.Arkasından da biliyorsunuz; halk, eline geçen ilk fırsatta Demokrat Parti zaferini yarattı, ardından seçim kazananlar hep Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi dinle siyaset arasında gidip gelen isimler oldu. Mustafa Kemal bu ülkede bir seçim kazanmamıştı, İsmet Paşa da öyle.Şimdi ben bütün bunların ışığında ve günümüzdeki tehlikeleri gözden geçirerek soruyorum: Savaşta takdir edilen bu “çıplak ruh” kendisini kurtaranlara karşı çıkmaya niçin bu kadar istekliydi ve hâlâ (en azından bir kesim) devrimlere niye bu kadar düşman? Kurtuluş Savaşı sırasında “Millet bize düşmandır!” diyen İsmet Paşa mı haklıydı yoksa, Kuvayı Milliye’nin “Millici gavuru” diye köylerden kovalandığı o dönemde bile “milletin çıplak ruhuna” sonuna kadar güvenen Mustafa Kemal Paşa mı? Galiba bunun cevabını önümüzdeki yılın mayıs ve kasım aylarında alacağız.