Hiç unutmamamız gereken bir gerçek var: Mustafa Kemal, bir Osmanlı aydınıydı. Çöken bir imparatorluğun cepheden cepheye savurduğu ve içleri “vatanı kurtarma” ihtirasıyla yanıp tutuşan aydın subaylardan birisiydi. Fransızca’sının iyi olduğunu, hatta Auguste Comte’dan çeviriler yaptığını, pozitivist görüşlerin etkisi altında kaldığını, Tevfik Fikret şiirlerini ezbere okuduğunu, iyi dans ettiğini biliyoruz. Bu bilgiler, karşımıza yoksul bir aileden gelmesine rağmen yetenekli, iyi eğitim almış, yurtsever ama hayatın ince zevklerine de düşkün bir aydın portresi çıkarıyor. Bu da imparatorluğun hanesine bir artı olarak yazılmalı. Çünkü imparatorluğun, en düşkün, en zayıf döneminde bile Mustafa Kemal gibi birikimli subaylar yetiştirebilmesi neredeyse bir mucize.

Mustafa Kemal’in, veliaht Vahideddin ile birlikte yaver sıfatıyla Almanya’ya gittiğini biliyoruz. Bu seyahatin ince ayrıntıları Atatürk’ün Falih Rıfkı Atay’a verdiği ve sağlığında yayınlanmış olan mülakatta gizli. Berlin’de Adlon Oteli’nde kaldıklarını ve orayı çok sevdiğini anlattığı bu mülakatta Mustafa Kemal, birlikte seyahat ettiği Vahideddin’i çok zayıf, hatta basiretsiz buluyor. Bu göz kapakları kapanan, uykucu adamın Fatih’in, Yavuz’un torunu olduğuna inanamıyor. Buna rağmen bir gün padişah olacak veliahdı düşünceleriyle etkileyerek, imparatorluğun kaderinde söz sahibi olabileceği bir sorumluluk makamına gelmek istiyor. Çünkü bu zeki ve bilgili subay, ülkenin mahva doğru gittiğinin farkındadır ve kurtuluş çarelerini bilmektedir. Ne var ki ona hiçbir zaman sorumluluk ve yetki verilmemektedir. Nihayet Vahideddin padişah olduğu zaman, içini aydınlatan bir umuda kapılmıştır. Hatta saraydan bir davet aldığı zaman bu umut, neredeyse bir inanca dönüşür. Ama padişah Vahideddin sarayda “Suriye’ye tayin edildiği” müjdesini (!) verir. Mustafa Kemal epeyce kızgın bir tavırla huzurdan çıkar ve Enver Paşa’nın orada olduğunu görür. Yanına giderek “İstediğinizi yaptınız, beni uzaklaştırma başarısını elde ettiniz” der ve ayrılır. Bütün bunları kendisi anlattığı için birinci dereceden kaynaktır. Eğer ülkenin içine sürüklendiği harbin sonuçları bu derece vahim olmasa ve her şey, yeniden dirilişi gerektirecek kadar parçalanmasa, bu ülke Mustafa Kemal adını hiç duymayacaktı. Daha doğrusu eğer saray, bu subayın olağanüstü yeteneklerinin ve görüşlerindeki isabetin farkına varıp onu Harbiye Nazırı yapabilseydi belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı gecikecek ve geçiş daha yumuşak olacaktı. Onun kıymetini bilemedikleri için bu hallere düştüler; ama sonunda ülkeyi işgalden ve yok oluştan yine o kurtardı. Albert Einstein onu “En büyük lider, ondan büyüğü yok” diye selamlamıştı. Bir dahinin, başka bir dahiyi anlaması kolaydır. Bunu bir de bizim içimizdeki fanatiklere kavratabilsek!

Ölüm yıldönümünde onu özlem ve giderek derinleşen bir saygıyla anıyoruz.