Son günlerde sık sık Levni’nin tekerlemesi geliyor aklıma: “Kediye fare, fareye kavuk Meclise kelam, kelama doruk Hastaya çorba, çorbaya koruk Koruğa havan ne güzel uymuş.” Şiirdeki gibi her şey birbirine tencere-kapak gibi uymaya başladı. Televizyon ekranları yeni zevke, yeni zevk siyasete, siyaset ekonomiye, ekonomi lümpen kültürüne, lümpen kültürü mürekkep yalamışlara o kadar güzel uyuyor ki inanmak mümkün değil. Meğer Türkiye uzun zamandır böyle bir uyumun hasretini çekermiş. Geçenlerde bir ekranda koyunlar vardı; ağılda meleşiyorlardı. Bir koyun da yere yatırılmış, ayakları bağlanmış kırkılıyordu; bütün bunlara bir türkü eşlik etmekteydi. Program arasında reklamlara yer verildi ve ekrana birdenbire Amerikalı-Avrupalı Türkler fırladı; kızlar sarışın, erkekler spor giyimli. Bir kek yiyip mutlu oluyorlar, bir şıra içip kişiliklerini buluyorlar, atlayıp zıplıyorlar. Zaten reklam dilinin yarısı İngilizce. Bütün bunlardan sonra yine zavallı koyuna dönüldü. Bir ülkenin ekranı böyle olursa, siyaseti ve hükümeti nasıl olur? Elbette bununla uyum içinde olmalı değil mi? İşte bu yüzden herkes bir memnun, bir memnun, sormayın gitsin. Adına post-modern mi diyeceğiz, posteki modern mi bilmem ama Türkiye’de gerçekten tencere yirmi yıl aşağıya doğru yuvarlandı yuvarlandı, sonunda kapağını buldu. Mesele din falan değil; lumpenlik. Mürekkep yalamışların yirmi yıldır önünde eğildiği, biat ettiği lümpen kültürü. Farkındaysanız kabalığa, geriliğe, cehalete, pisliğe söz etmek sinirlendiriyor artık insanları. Böyle eleştiriler duymak istemiyorlar. Oysa bizim başından beri istediğimiz, “seçkinler kültürü”nü değil, bu halkın geleneğindeki temiz damarı egemen kılmaktı. Olmadı. Şehirleri saran kaçak binaların çirkin suratı, en beklemediğiniz çevrelerde bile hayranlıkla karşılanmaya başlandı. Yine Levni’ye dönelim: “Yemeğe sahan, sahana kalay Fakire kibar, kibara saray Hünkâra vezir, vezire alay Alaya kaftan ne güzel uymuş”.