Osmanlı tarihi okuduğumda, sanki bugünü yaşıyorum. Yüzyıllardır hep aynı oyunu sahneliyoruz. Bir şey değişmiyor gibi. İktidar çatışmaları, birbirinden nefret eden yöneticiler, yabancılara karşı birlik olmayı bir türlü beceremeyen devlet erkanı ve başını kuma gömmüş, kendi çelişkileri içinde bunalan münevver takımı. Kıskançlık, kıskançlık, kıskançlık…” Allah benim iki gözümü kör edebilir, yeter ki düşmanımın tek gözü kör olsun!” anlayışı. Düşman 42 pare gemiyle boğazı kapattığı zaman bile, birbirinin boğazına sarılmaktan geri durmayan saray erkanı. Ve içerde tepişmekten, dışarıya karşıya bir türlü belini doğrultamayan bir ülke. Yani yüzyıllardır, kendi kuyruğuyla oynayan bir kedi gibi dönüp duran Türkiye.
Bugün de yine parti kavgalarıyla boğuşup duruyoruz. Bir siyasi çıkıp da karşısındakinin yolsuzluğunu açıkladığında, rakibi bu iddiayı cevaplamak yerine karşı atağa geçiyor ve bir sürü suçlamayı art arda diziveriyor. Bu iddialar saçma sapan olsa bile… Ve olay hemen,” Kapıştılar!” görüntüsüne büründürülüp, işin esası gözden kaçırılıyor. Suçlamadan kurtulmanın yeni tekniği bu.
Neden İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Amerikalılar, İsveçliler, ülkenin temel meselelerinde bir araya gelebiliyor da biz beceremiyoruz. Yoksa politik geleneğimiz mi izin vermiyor buna? İçerde birbirimize duyduğumuz nefret, ülkenin dış sorunlarından daha mı önemli?
Manzaraya bir bakın: siyasetçilerin çoğu durmadan nefret üretiyor. Bürokratlar birbirinin ayağına basmakla meşgul. Medya kavgaları hepimizin malumu. Sporcular deseniz ayrı alem. Sanatçıların birbirini kıskanmaktan dili dişi kitlenmiş. Dünyaya açılamayan, küçücük bir pastayı paylaşmak zorunda kalan bir kesimlerin kavgası bu?
Kısacası dünyayı Türkiye ölçeğine alırsak, uzak bir köyde birbirini tepeleyen insanlar gibiyiz. Ne yazık ki kimsenin haberi yok bu köy kavgasından. Aldırmıyorlar bile.
