Patlamalardan sonra hep aynı yüzü görüyorum: Kısa saç, yüzü çepeçevre saran uzun bir sakal, ince bir bıyık ve gözlerde saplantılı bir ifade. Öfkeli ve acımasızlar. Bombalan bellerine sarıp kalabalığın arasına dalıyorlar, otomatik tüfeklerle masum insanları tarıyorlar, patlayıcı yüklü kamyonları kendileriyle birlikte havaya uçuruyorlar. Filistin’deki intihar komandolarına da benzemiyor bunlar. Farklı bir tür. Sayıları da ne yazık ki çok fazla. Bütün sorun; bu insanların nerede yetiştiği, hangi kaynaklardan beslendiği ve nasıl çoğaldığı. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimi nasıl oldu da böyle insanlar yetiştirdi: Hem de on binlercesini! Oysa hepimizin bildiği gibi, amaç bu değildi. Karşı devrimin kapattığı Köy Enstitüleri, bambaşka bir insan tipi yetiştiriyordu. Halkevleri de öyle! Atatürk müzik eğitimi için Paul Hindemidth’i davet ederken, kurduğu Cumhuriyet’in bir gün böyle hasta fanatikler yetiştireceğini bilmiyordu, bilemezdi de. Peki bu sistem nerede kırıldı? Kimi bu ülkeye ihanet ederek, zehirli çiçeklerin yeşereceği bataklıkların oluşmasına izin verdi? Bu fanatikleri hangi ortam yetiştirdi? Kim kitap okuyan aydınlık insanları çil yavrusu gibi dağıtıp, sola karşı islamcı cepheler yaratmak istedi? Kim Amerika’nın emriyle, bu ülkede Yeşil Kuşak oluşturulmasına hız verdi. Artık bu soruların cevabının dürüstçe verilmesi gerekiyor. Çünkü bataklık kurutulmadığı gibi daha da genişlemekte. Hem de yakında hepimizi yutacak kadar genişlemekte. Ne kadar allayıp pullayıp yutturmaya, başka türlü açıklamaya çalışsalar da Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi tarihe karışmak üzere. O yüze, o bakışlara sahip gençlerin sayısı başdöndürücü bir hızla artıyor. Ve bir laiklik kalesi gözlerimizin önünde “düşürülüyor.”
