Gerçekten de okur bana yardım etsin çünkü bu işin çaresi nedir bilmiyorum. Dünyayı dolaşıyorsunuz, bir takım yetkililerle görüşüyorsunuz, yabancı basını okuyorsunuz ve ülkenizin önüne bazı tuzaklar kurulduğunu, Türkiye’nin mayınlı arazilere doğru sürüldüğünü apaçık görüyorsunuz. Sonra da bunları gücünüz yettiğince anlatmak isteyerek yazı yazıyorsunuz. Eğer uyarılarınız o sıradaki yükselen dalgaya uymuyorsa, kös dinliyorlar. Meclis’te konuşma yapıyorsunuz; yansımıyor. Üstelik moral bozmakla suçlanıyorsunuz. Bu işin çaresi nedir? Ne yapmalı da Türkiye’nin önündeki tuzaklara göz göre göre düşmesini engellemeli. İzninizle daha somut yazayım, 17 Aralık’tan önce ve kutlamalar sırasında Avrupa Birliği bizi bağrına basıyor diye davul çalanların yaratabileceği derin “hayal kırıklığı” tehlikesine karşı nasıl uyarılar yaptığımı hatırlatayım: Sevinç şenlikleri yapılır ve Başbakan “Avrupa fatihi” olarak karşılanırken şunu yazmışız: “Bu işi hazır lokma sanmayın. Hedefe yaklaştıkça engeller, çelmeler artacak. Özellikle Fransa engelini aşmamız çok zor olacak. Bize bir özel statü dayatacaklar. Halktaki beklentiyi ne kadar yükseltirseniz, HAYAL KIRIKLIĞI o kadar derin olur.” 22 Aralık 2004
“Bazı diplomatlarımız Avrupa’nın verdiği yol haritası ile kendini bağladığını düşünüyor. Bence bunların hiçbir önemi yok. Son anda ‘Kıbrıs’ı çözmediniz!’ gibi binbir sebep çıkıverir ortaya. Bu yüzden halktaki beklentileri yükseltmemekte yarar var. Sonra HAYAL KIRIKLIĞI çok derin olur.” 6 Eylül 2003
Bu örnekleri çoğaltabilirim ama esas üstünde durmak istediğim konu AB ile ilgili kehanetler değil, halktaki hayal kırıklığının öfke patlamalarına dönüşmesi tehlikesi. 26 Kasım 2004’te şunları yazmışım: “Acaba Türkiye’deki sessizlik 17 Aralık’la mı ilgili diye düşünmeye koyuldum. Çünkü şu anda bütün Türkiye nefesini tutmuş bekliyor. Yaklaşık olarak üç hafta sonra AB devlet başkanları bizimle ilgili kararlarını açıklayacak. Bu karar büyük ihtimalle bizim kamuoyumuzu da rahatlatmaya yönelik olacak. Türkiye’yi AB’ye gireceğine, Avrupayı’da Türkiye’nin hiçbir zaman alınmayacağına inandıran bir metin ortaya çıkacak. Herkes bunu kendi ülkesinde gereken biçimde satacak. İşte o noktadan itibaren Türkiye içindeki çeşitli güçler kozlarını paylaşmaya başlayacaklar. 17 Aralık’tan sonra durum değişecek.”
17 Eylül 2004’te ise satırlamız şöyle: “Avrupa Birliği meselesi bir süre sonra halkta ters etki yaratacak. Çünkü 17 Aralık’taki ‘Yaşasın! Avrupalı olduk!’ şenlikleri ve heyecanı yatıştıktan sonra halk bu kararın günlük hayatında hiçbir şeyi değiştirmediğini görecek. AB yaptırımlarına ve isteklerine devam edecek ama bunun karşılığında Türkiye’ye hiçbir şey vermeyecek.”
Kısacası özünde doğru bir ideal olan ve Atatürk ilkelerine uygun biçimde yürütülmesi gereken AB ideali, tarihimizde her zaman görüldüğü gibi iç siyaset hamlelerine kurban edildi. Çünkü doğru yürütülmedi. Bu alıntıları “Bakın ben gerçeği nasıl önceden görmüşüm!” çiğliğine düşmek için değil, bugün yazdıklarımızın da ileride gerçekleşebileceği olasılığını hatırlatmak için yazıyorum. Bugün Türkiye büyük bir “hayal kırıklığı” içinde. Ve bu hayal kırıklığını kullanan birileri, birkaç çocuğu bahane ederek Türkiye’yi büyük bir kaosa doğru sürüklüyor. İnanın bana; ileride bu yazıyı da tekrarlayıp “Ben dememiş miydim!” noktasına gelmemek için şimdiden sesimi aklı başında insanlara duyurmaya çalışıyorum.
