Bugüne kadar Meclis Başkanlığı’na bu ülkenin temel sorunlarıyla ilgili bir çok soru önergesi, mevcut yasalara değişiklik önergesi ve bazı konularda araştırma komisyonu kurulması önergesi verdim. Gençler arasında artan şiddetten tutun da, 301. maddeye, sigorta hastanelerinde para almalarından, balık çiftliklerinin koyları yok ettiğine kadar birçok konuya dikkat çekmeye çalıştım. Bu önergeleri vermek kolay değil. Uzmanlarla bir araya gelerek konuyu enine boyuna incelemeniz ve bazen de parti liderinin hışmından korkmayan yirmi yürekli milletvekilinden imza toplamanız gerekiyor. Bunları yaptık ama ne oldu? Meclis’te kaynadı gitti. İmzasını istediğim milletvekilleri arkadaşlara mahcup oldum. Araştırmalarıma yardımcı olan bilim adamlarına da öyle. Şimdi gazetelerde gençlerin, yan baktın diye adam öldürdüğünü, seri katillerin aramızda dolaştığını, liselerde bıçaklamaların önünün alınamadığını, ortaokul öğrencilerinin bile adam öldürmeye başladığını okuyunca ister istemez güme giden önergemiz aklıma geliyor. Meclis bu konuyu ciddiye alsa, bir araştırma komisyonu oluştursa, bilim adamlarıyla, psikologlarla, sosyologlarla konuşarak bir rapor hazırlasa fena mı olurdu? Ama dün de söylediğim gibi politika böyle yürümüyor.

Gelelim meşhur 301. maddeye. Daha bu madde meşhur olmadan önce çok can yakacağını ve Türkiye’nin başını derde sokacağını hissederek harekete geçtim. Prof. Süheyl Batum başta olmak üzere birçok bilim adamıyla çalışarak konuyu AB hukuku açısından inceledim. Sonra maddede, hepimizi dertten kurtaracak küçük bir değişiklik önergesi verdim. Bunu verdiğim gün de Adalet Bakanı’na gidip, 301 yüzünden çok olay çıkacağını, dünyanın gözünde rezil olacağımızı, nasıl olsa AB’nin bu maddeyi değiştirteceğini, o zaman onurumuz kırılarak yapacağımıza şimdi kendi rızamızla bir değişiklik yapmanın daha doğru olacağını anlattım. Daha ne Pamuk duruşması vardı ortada, ne Dink, ne Şafak. Ama kimse beni dinlemedi. Bu önerge de çöpe gitti. Sonunda mahkeme önlerindeki gösterileri, linç girişimlerini, dünya basınına manşet oluşumuzu içim sızlayarak izledim. Bu konuda duyarlık gösteren gazeteler ve yazarlar bile bu önergemi desteklemediler, haber bile yapmadılar. Sonra… Sonra ne oldu biliyor musunuz: Hükümet AB’yle görüştü ve “301 değişebilir!” dedi. Yani öngördüğüm gibi madde Brüksel’in emriyle değişecek. Bundan sonra ben işin kolayını buldum. Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili önergelerimi Meclis Başkanlığı’na değil Avrupa Parlamentosu başkanlığına vereceğim. Bu isteklerimi de Türk değil Avrupa basınında duyuracağım. Gördüm ki bir Türk milletvekilinin çalışmasının en etkili yolu bu. Şimdi sırada balık çiftlikleri denilen rezalet var. Konuyu Brüksel’deki arkadaşlarımla konuşacağım. Umarım koylarımızı kurtarma konusunda bana yardımcı olurlar. Yazımı çok mu acı buldunuz? Evet acı! Ama bana değil, lütfen sebep olanlara kızın. Eğer bir ülkede siyaset sadece çalma ve çaldırmaya odaklanmışsa, böyle sonuçlar doğuyor işte. Ben saz çalıyorum, gitar çalıyorum ama onların çaldıklarını çalmıyorum. Bu yüzden de ister muhalefet ister iktidar, siyasette kendime yer bulamıyorum, bulamayacağım da. Çünkü galiba halkın çoğu da bu alışverişe razı. Bir gün ucundan kıyısından sebeplenme umuduyla sistemin değişmesini istemiyor. O zaman da uçan kuşun bile yolsuzluklarını bildiği il başkanının arkasında dağ gibi duran bir genel başkan çıkıp, “yolsuzluk yapanın ayağını cart diye ayırmak”tan söz edebiliyor. Ne diyeyim. Ört ki ölem!