Sonbaharın kahverengi-sarı-kırmızı tonlarını taşıyan nemli bir orman. Ormanın içine pasta gibi oturtulmuş, bakımlı bir şato. Önünde nazlı nazlı akan bir nehir. Cuma gününden beri seyrettiğim manzara bu. Bazen bir karga sesi duyuluyor, bazen sonbahar yapraklarına düşen yağmur damlalarının tıpırtısı. Başka ses yok. Fransa’nın Cognac (Konyak) şehrinde düzenlenen Avrupa Edebiyatı toplantısına katılıyorum. Bizim kitap üzerine iki konuşma, iki imza günü ve Avrupa’nın birçok ülkesinden gelmiş yazar dostlarla sohbet dışında, ormana dalıp uzun uzun düşünmekle geçen saatler. Adı üzerinde Cognac şehrinde gözünüze çarpan her tabelada konyak var. Zaten şehir dışında kaldığımız şato da Hennesy malikanesi. Rémy Martin şatosu, Martell şatosu, Otard şatosu, yakınlardaki Jarnac’taki Courvosier şatosu ve konyak müzesi. Bir içki sayesinde adını dünyanın her yerine duyurmuş bir şehir burası. Zaten konyak adı kullanılamadığı için İngilizcede brandy deniliyor. Bizim, gençlikte iki buçuk liraya alıp arka cebimize soktuğumuz yassı şişede de kanyak yazardı. Yani kanı yakan içki. Bir akşam masayı paylaştığımız konyak üreticilerine, bu ismin bizim halk türkülerine bile girmiş olduğunu anlattım: “Bursalı mısın kadifeli gelin çaydan mı geçtin / Yanakların al al olmuş konyak mı içtin”
Cognac şehri sadece içkiyle yetinmiyor; her yıl Avrupa Edebiyatı toplantıları düzenliyor. Bir de ünlü film festivali var. Hepi topu yirmi bin kişinin yaşadığı bir kent ama adını bütün dünyaya duyurmuş. Yine de beni en çok etkileyen, o sakin, dingin, huzur veren doğa ve sessizlik oldu. Şatoda ne televizyon vardı ne de radyo. Çıtır çıtır yanan bir şömine, maun kütüphanede bulduğunuz 1800’lü yılların The Illustrated London News ciltleri, süslü apliklerden yayılan yumuşak ışık ve kumaş kaplı duvarlarda Hennesy ailesinin yağlıboya resimleri. Ne hayatlar var bu dünyada. Birkaç günlük bir ara, ormanın sessizliği içinde nehir kıyısında geçirilen hafta sonu ve kitapla, edebiyatla dolu bir atmosfer ilaç gibi geldi doğrusu.
