Barikat savaşlarına, komün isyanlarına, sokak ihtilallerine alışık olan Paris’te bir isyan daha var. Göçmen gençler, yılların biriktirdiği bir öfkeyle sistemi temsil eden her simgeye saldırıyor. Olayları izlerken aklıma Nazım’ın dizeleri geliyor: “Henüz vakit varken gülüm/Paris yanıp yıkılmadan” Gerçi bunca badire atlatmış olan Paris yanıp yıkılmaz ama olayların çok ciddi bir boyuta ulaşmış olduğu da bir gerçek.

Uzakta cereyan eden olaylar, insanlarda sembolik değerlendirmeler yapma eğilimini körükler. Olaya karışan kişileri tanımadan, kim olduklarını bilmeden; dinleri, ülkeleri, ırkları ve diğer aidiyetleriyle değerlendirme eğilimi ağır basar. Paris olaylarında da aynı tutum benimseniyor. Bir tarafta ırkçı, küstah, kendini beğenmiş Fransızlar, öte yanda da ezilmiş, insan yerine konulmamış Müslüman gençler klişesi. Çatışmaları bu formüle oturtan yazarların bir kısmında hemen ezilenden yana tavır koyma eğilimi beliriyor. Hatta “Küstah Fransızlara oh oldu!” duygusu bile beliriyor insanların içinde. Ama olaylara biraz daha derinden bakacak olursak, önümüze çıkan manzara farklı. Doğru; ulusal sembolü horoz olan Fransızlarda bir kendini beğenmiş havası vardır ama varoşlardaki gençler de pek sütten çıkmış ak kaşık değil. Geçen yıl ünlü gazeteci Christiane Amanpour Paris banliyölerindeki Müslüman gençlerin uyguladığı “getto şiddetine” eğilen dizi programlar yapmıştı. Birçok başka kaynak da doğruladı bu gözlemleri. Göçmen gençler gettolardaki yaşamı bir cehenneme çevirmiş durumda. Özellikle Müslüman genç kızlar üzerinde uyguladıkları baskı ve şiddet inanılır gibi değil. Bir genç kızı apartman boşluğunda üzerine gaz döküp diri diri yaktıkları, isteklerine ve emirlerine karşı gelen kızları öldürdükleri, dövdükleri, aşağıladıkları, suç çeteleri oluşturarak kendi insanlarına zarar verdikleri mahkeme kayıtları ile saptanmış durumda. Dikkat edelim; şu andaki isyanı başlatan gençler, sadece Fransızlara değil kendi kültürlerine, kendi insanlarına, kendi genç kızlarına da karşı ve zulüm uyguluyorlar. Fransa’nın tutumunu eleştirirken, her tür şiddeti gelenek ya da inanç gibi göstermeye çalışan çağ dışı eğilimlere de dikkat edelim. Uzaktan isyan davullarının sesi hoş geliyor ama inanın bana; bu gençlere sempati duyanlar o mahallelerde yaşıyor olsalar, sokakları kaplamış olan terör ve korku ortamına bir saniye tahammül edemezler ve kendilerini korumaları için polise sığınmaktan başka çare bulamazlardı.

Öte yandan bu olaylar, çoğulcu bir toplum içindeki etnik ve dinsel sorunların Sarkozy yöntemleriyle çözülemeyeceğinin de bir kanıtı. Sarkozy’nin temsil ettiği “Ben devletim, istediğimi tepelerim!” anlayışı yerine Jack Lang’ın başını çektiği insan haklarına dayalı kültürler arası diyalog, hoşgörü ve demokrasi tutumunun daha doğru olduğu her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor.