Sevgili dostlar, Bildiğiniz gibi siyaset yazmaktan hoşlanmıyorum. Hayatın başka alanlarına ilişkin yazılar yazmayı daha değerli ve anlamlı buluyorum. Bu yüzden siyasi yazılarım çok azaldı. Çünkü söylenecek her şeyi söylemiş olduğum duygusu var içimde. On beş yıldır Türkiye üç kutba bölünüyor diye yazdım. Bugün ABD raporlarında bile Türkiye İslâmcı, Milliyetçi, Kürtçü olarak üçe ayrılarak tahlil ediliyor. Alevi sorununu yirmi beş yıldır yazarım. ATV’de bu işin aslını anlatan programlar bile yaptım. Güneydoğu’daki politikaların yanlışlığı üzerine yazmaktan kalem elime yapıştı. Yolsuzluk, adalet sistemindeki çarpıklık, adam öldürme tutkusu vs. gibi konularda yazmadığımı bırakmadım. Benden önceki ve benim çağdaşım olan bazı yazarlar da bu konuları enine boyuna anlattılar. Hiçbir şey olmadı. Türkiye dönüp dönüp aynı meseleleri tartışmaktan bıkmadı. Ama sorunlar ağırlaştı elbette, hatta bazıları içinden çıkılmaz hale geldi. Bu yüzden içimde bir bıkkınlık var. Siyaset yazmak istemiyorum. Ama bazen dayanamıyor insan. Bakın dün Baykal ne demiş: “Benim nasıl bir parti olduğumu bilerek geliyorlar.” Acaba bu dünyada “Devlet benim” diyen 16. Louis’den bu yana “ben” ve “parti” kelimelerini bu şekilde bir arada kullanan olmuş mudur?
Ama ne yazık ki bu durum gerçeği ifade ediyor. Türkiye’de siyasi parti falan yok. “Ben” diyen genel başkanlar ve kulları var. Bu sözüm sadece CHP ile sınırlı değil, bütün siyasi partiler böyle. Bir ara, seçimlerden sonra genel başkanlara milletvekili yerine kart dağıtılmasını önermiştim. Masaya otursunlar. Birinin 350 kartı olsun, ötekinin 90, berikinin 70… Kartlarına göre oynasınlar oyunu. El kaldırıp indiren milletvekillerinden daha ucuza gelir.
Her salı grup toplantılarına milletvekilleri gidiyor. Sıralara oturuyorlar. Biraz sonra genel başkan geliyor. Yaşını başını almış, umur görmüş onca adam önlerini ilikleyip ayağa fırlayarak başkanı alkışlıyorlar. Sonra başkan kürsüye çıkarken de aynı şeyi yapıyorlar, o inerken ve salonu terk ederken de… Böylece konuşma arasındaki alkışları saymazsanız, en az dört kere ayağa kalkıp genel başkanlarını alkışlıyorlar. Kendileri hiç konuşmuyorlar. Genel başkan da basının önünde dekor olarak kullandığı milletvekillerine bir baş selamı vererek çıkıp gidiyor oradan. İş takibi yapanlar arkasından saldırıyor, koridorda yanına sokulmaya çalışıyorlar. Bunun adı “parti grup toplantısı” oluyor. Eğer bir gün parti grup toplantılarında milletvekillerinin uslu öğrenciler gibi ayağa kalkmadığını, parti meselelerini tartışmak için kürsüye çıktığını, hatta parti politikalarını eleştirdiğini görürseniz, anlayın ki o gün Türkiye’ye demokrasi gelmeye başlamıştır. Yoksa dün Güngör Mengi’nin yazdığı gibi küçük diktatörler elinde oyuncak olmaktan kurtulamayacağız.
Not: “Sen de bunları yapmadın mı?” diye sorabilecek bazı okurlar için önceden cevap vereyim: “Hayır ben bunları yapmadım.” Ayrıca milletvekilli maaşlarımı kendim için kullanmadım. Son üç ayın maaşını da hak etmediğimiz gerekçesiyle iade ettim. Bu davranışı Meclis’te sekiz kişi gösterdi ve hiçbiri de lider değildi.
