Hukukçu ailelerinin değişmez ku-
rallarından birisi de yargı men-
suplarının adalet dağıttıklarından
ötürü "peygamber postu" nda otur-
dukları ve bu yüzden diğer insanlar gibi
davranamayacakları gerçeğidir.

Yargıçlar ve savcılar topluma fazla ka-
rışamaz, olur olmaz yerde görünemezler.

Soruşturma ve duruşmaları etkile-
me ihtimali olan çevrelerden iyice
uzak durur ve dost sohbetlerinde bile
ellerindeki dosyalar hakkında konuş-
mazlar.

Görüş belirtmek, asla yapılmaması
gereken bir hatadır.

İhsas-ı rey edemezler.

Bu yüzden yargıç ve savcı dünyası,
yalnız bir dünyadır.

Onların bu kutsal yalnızlığını koru-
mak için de bazı kurallar getiril-
miş ve "devam etmekte olan so-
ruşturma ve duruşmaları et-
kileyebilecek konuşmalar
yapılamayacağı” ilkesi be-
nimsenmiştir.

Geçmişte birçok devlet ada-
mı, bu yüzden ağzına kilit vur-
muş, bu konularda yorum yap-
mamıştır.

Son günlerde bu "kutsal
yalnızlık ve dokunul-
mazlık" zırhının yer yer delinmeye
başladığını görüyoruz.

Başbakan bir savcı hakkında konu-
şuyor, sonra soruşturmaya konu olan
parti savcıyı hedef tahtasına yerleştiri-
yor.

İddianame daha ortaya çıkmadan,
bazı önemli bölümleri basında yer alıyor.

Devlet Güvenlik Mahkeme-
si'nin kapısı televizyon kamerası kay-
namakta.

Savcının her giriş çıkışında demeç
alınıyor.

Savcı bu görüşmelerde kendi tutu-
munu savunuyor.

Bütün bu işlerde bir yanlışlık var.

Bırakın bu kadar önemli olmasını,
hiçbir iddianame bu kosullarda hazır-
lanamaz ve hiçbir soğukkanlı duruşma
yapılamaz.

İş "peygamber postu"ndan, "de-
li pöstekisi"ne doğru kaymakta.

Adaletin sessizliğe, zamana, kılı
kırk yaran araştırmalara ve dokunul-
mazlığa ihtiyacı var.

Ortaya çıkan bu görüntünün altın-
da yürütmenin, yasama gibi yar-
gıyı da baskı altına alma kaygısı yat-
makta.

Güçler ayrılığının işlemediği bir rejim-
deki yargılama da böyle oluyor işte.

Yürütme, meclisteki çoğunluğuna
dayanarak yasamayı nasıl etkiliyorsa,
yargıyı da öyle korkutmak istiyor.

Bir siyasi partinin üzerine giden
savcının hiçbir güvencesi yok.

Soruşturması sırasında bir bakan isti-
fa etmek durumunda kalabiliyor ama
kendisinin bağlı bulunduğu bakan da
onu çağırıp sorguya çekebiliyor ve hak-
kında soruşturma açtırabiliyor.

Ve bu arada işin özü gözden kaçı-
yor:

Önemli olan; adaletin tecellisi ve
yargının sağlıklı bir karara varabilmesi.

Ama tartışma; soruşturmayı kimin
yaptığı, kimin talimat verdiği, dokuz
bilirkişiden birisinin kimliği, savcının
sözleri gibi ayrıntılara boğuluyor.

Bu da kamuoyunda yargı erkinin
ürkütüldüğü, baskı altına alındığı, mü-
dahale edildiği gibi bir kuşku uyandır-
makta.

Bu kuşku, zaten yara almış olan si-
yaset kurumunu daha da şaibeli hale
getirir.