Bugün size çok ilginç bir karşılaşmanın hikâyesini ve üzerimde yarattığı etkileri anlatacağım.Lütfen bu yazıyı, bir kültür yazısı olarak okuyun.Bildiğiniz gibi kültür benim için siyaset pencerelerine sığmayacak kadar büyük bir konudur ve her şeyden önemlidir.Geçen hafta Paris’te bir salonda kitap imzalıyordum.Sırası gelen kişiye adını soruyor ve kitabın ilk sayfasına kısa bir sunu yazıyordum.Kitap Fransızca olduğu için daha çok Fransızlar vardı kuyrukta ve her gelenin Fransız olduğunu varsayıyordum.Birden tok bir ses “Merhaba!” dedi ve kartını uzattı.Başımı kaldırdım.Uzun boylu, yakışıklı, yetmiş yaş civarı bir beyefendi; yanında sarışın ve çok iyi giyimli bir hanım.Beyefendinin çenesinde şıklığını tamamlayan bir tutam sakal var.Hali tavrı ve giyimiyle bir aristokratı andırıyor.Ayağa kalkıp kendisinin ve eşinin elini siktim, hal hatır sordum.Sonra yerime oturup sunuyu yazmak üzere karta baktım.Normalden epey büyük olan kartta Legi-on d’Honneur gibi bir takım nişan işaretleri var.Ve Fransızca şöyle yazıyor: “Prens ve Prenses Bülent Osman”Yani Osmanlı hanedanının bir üyesi.Bu karşılaşmadan ne kadar memnun oldum, ne kadar onur duydum anlatamam.Kitabı eski usul imzaladım.Yani Osmanlı’da insanların birbirine saygılı hitap tarzı olan ifadeyi kullanarak”Bülent Osman Hazretleri’ne” demeyi tercih ettim.Biliyorsunuz, yakın dönemin mektuplarında hep “Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine”, “Enver Paşa Hazretlerine” diye hitap edilir.Ben de ömrümde bir kez bu hitabı kullanmanın mutluluğunu yaşadım.Sonra Prens’i ve eşini, Gallimard Yayınevi temsilcisine, Elysee sarayı Kültür Müdürü’yle, UNESCO Protokol Müdürü’yle ve diğer “hazirun la tanıştırdım ve “Beyefendi bizim kraliyet ailemizden!” demeyi ihmal etmedim.Sonra bu olayı ve karşılaşmadan niye bu kadar zevk aldığımı çok düşündüm.Bülent Osman’ın kimin oğlu, kimin torunu olduğunu bilmiyorum ama Osmanlı hanedanından birisinin bu uygar, çağdaş ve asil tavrı bana yitirdiğimiz değerleri bir kez daha hatırlattı.Padişah Abdülaziz Fransa’yı ziyaret ederken III. Napolyon’un onuruna verdiği ziyafette şampanya ikram edildiği zaman herkes merakla sultanın ne yapacağını beklemiş.Abdülaziz “Şerefinize!” diyerek şampanya kadehini dudaklarına götürüp içmiş.Elbette torunları da böyle insanlar olacaktı.Murat Bardakçının “köylü İslamı” diye nitelediği, benim “varoş İslamı” demeyi tercih ettiğim (çünkü köylü İslamının da bir soyluluğu vardır) kategoriye mensup olanlar, yani kabalığı, geriliği, lumpenliği, estetik düşmanlığını ve kültürsüzlüğü din maskesiyle yutturmaya çalışanlar, keşke halifelerini görüp biraz ders alsalardı.Keşke gerici “sayınlar” yerine, ilerici “hazretler”! daha çok görseydik.Nereden nereye!
