Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanında ünlü bir av sahnesi vardır: Av sonunda çiftliğe döndüklerinde Nataşa bir balalayka sesi duyar. Gün batmaktadır. Çiftlik evine, ovalara yayılan karanlığın hüznü çökmüştür. Bir mujiğin kendi kendine söylediği şarkı hepsini çok derinden etkiler. Şarkıda ve adamın sesinde inanılmaz bir derinlik vardır. Tolstoy, deha derecesindeki sezgisiyle bu etkiyi açıklamaya çalışır. Ona göre, mujik o anda müzik yapmaya değil, derdini anlatmaya çalışmaktadır. Bu yüzden de ezginin, çalgının, sesin hiç önemi yokmuş gibi söze önem vermekte, sözünü söylemekten başka hiçbir şey düşünmemektedir. İşte müziğine o olağanüstü etkiyi kazandıran budur. Kısacası içtenlik, müzikte yalan söylememek!

İtalyan şarkıcı Giovanna Marini ile birkaç konserde birlikte söylemiştik. Çok ilginç bir hikâyesi vardı. Marini İtalyan halk şarkıları derlemek için köylere gitmiş, bir köyde ağıt dinlemek istemiş. “Niye?” demiş köylüler. “Birisi mi öldü?” “Peki bir düğün havası söyleyin” demiş Marini…“Birisi mi evleniyor da haberimiz yok?” demişler. Marini ne kadar uğraştıysa da, köylülere türkü söyletememiş. Roma’ya dönmüş. Aylar sonra bir telgraf almış o köylülerden. “Birisi öldü. Ağıt söylüyoruz. Acele gel.” İşte sır burada.Büyük müziğin sırrı bu!

1920’lerde Anadolu’dan kopan Rumlar, Yunanistan’a göç etti. Ama hiçbir zaman doğup büyüdükleri toprakları, Anadolu’yu unutmadılar. Yunanistan onları iyi karşılamadı. Aşağı gördü. Göçmenler, büyük kentlerin varoşlarında yoksul mahalleler kurdular. “Yeni İzmir”, “Yeni Bergama” idi mahallelerin adı ama asıllarıyla ilgileri yoktu. Derin bir özlem içindeydiler. Yoksulluk çekiyorlardı. Anadolu’dan götürdükleri sazı, bozuk düzen akordunda ayarlayıp adına “buzuki” dediler ve alaturka etkisinde bir müzik yarattılar. “Rebetika” adı verilen bu müzik, yoğun bir özlem, yakıcı bir aşk ve dipsiz bir acıyla doluydu. Bu müzik aynen zenci “blues” larında olduğu gibi insanoğlunu etkiledi ve yayıldı.

Bizdeki arabeski de, içinde taşıdığı isyan tonu yüzünden rebetikaya benzetmek isteyenler çıktı. Ama arabeskin, rebetikadan da, blues’dan da çok önemli bir farkı vardı: İçtenlik eksiği! Arabeskte içtenlik yoktu! Arabesk akımını, Anadolu’dan büyük kente göç etmiş ve orada para kazanmış kişiler kurdu.“Yandım, bittim, kül oldum” feryatları gerçek değildi.“Harcadın beni kader” yakınmaları sahteydi. Bütün bu sözleri söylerken, berberde saçlarına fön çektirip, spreyle sertleştiriyor, tırnaklarına manikür yaptırıyor, Mercedes arabalarına binip programa gelirken, kollarındaki altın Rolex saatlere bakıyorlardı. Hatta bunlardan birisi, gazetede yayınlanan tam sayfa plak reklamında yırtık pırtık giysiler içindeydi, ayakları çıplaktı. Ama kolundaki Rolex’i çıkarmayı unutmuştu. Bu yüzden de arabesk hiçbir zaman köklü, gerçek bir müzik olamadı.