Sakıp Sabancının, daha doğrusu sevdiği deyimle Sakıp Ağa’nın ölümü Türkiye’de büyük bir üzüntü yarattı. Toplum tarafından sevilen insanların ölümü bir başka algılanıyor. Sanki ölümlü bir kişi değil de bir kurum gibi hep yaşayacağı varsayılıyor belki de. Daha doğrusu, kimse onları insani acıları ve sevinçleriyle kavramadığı, adları geçince toplumsal kimliklerini hatırladığı için ölümleri de büyük sarsıntı yaratıyor. Sakıp Sabancı denilince insanların aklına ilk gelen kelime sorulsa, herhalde herkes “zengin” sıfatını kullanırdı. Sanki kimliğinin ayrılmaz parçası buydu. Ama ölümle birlikte zenginlik yok oluyor ve bütün insani özellikler su yüzüne çıkıyor: Mizah duygusu, dostluğu, hayırseverliği, acıları tebessümle karşılama gücü. Bütün bunlar bir insan için önemli özellikler. Pirandello’nun oyunlarında sıkça işlenen bir tema vardır: Aynı insanın, değişik kişiler tarafından farklı algılanması. Sakıp Bey’in hayatına da bir Pirandello oyunu gibi baktığımız zaman, bunun doğrulandığını görüyoruz. Kimine göre bir zengindi o, kimine göre bir patron, kimine göre müşfik bir baba, kimine göre sevgili ve vefalı bir eş, kimine göre uluslararası bir ortak, kimine göre bir hayırsever, kimine göre sağlam bir dost. Güneydoğu raporu ile yaptığı cesur çıkış ise belleklerden hiç silinmeyecek. Bilen bilir; bedelini çok ağır ödediği o çıkış kolay bir şey değildi. Sakıp Sabancı, zenginliğinin ve büyük bir sanayi devi olmasının ötesinde duyarlı, sık sık gözleri yaşaran, dostluğun değerini bilen bir insandı. Büyük insani acılardan geçti. Hastalıklara göğüs gerdi, ailesinde ciddi sağlık sorunları yaşadı, kardeşinin katledilmesi gibi bir trajedinin altından kalkmaya çalıştı. Ama bütün bu çekilenler yüzüne yansımadı sanki. Biz onu hep gülümseyen bir ifadeyle gördük. İnsanlarla şakalaştığına, kahkaha attığına tanık olduk. Öyle de hatırlayacağız. Nur içinde yatsın!