Dün gazetedeki odamda bir prensi ağırlarken, dünyaya prens olarak gelmenin ne tuhaf bir duygu olduğunu, düşündüm. Bir seçkin olarak doğmak ve mavi kanlı sayılmak garip bir şey olmalı. İsveç Prensi Sigvar Bernadotte, 1907 yılında Drottningholm Sarayı’nda dünyaya gelmiş. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın büyük kızı Margaret ile İsveç Kralı altıncı Gustav Adolf’un oğlu. Şimdiki İsveç Kralı’nın amcası ve Danimarka Kraliçesi’nin ağabeyi. Prensin ataları arasında çok ilginç kişiler var. Bunların başında Napolyon’un parlak generallerinden Kont Bernadotte geliyor. Bu göz alıcı kontun, Josephine ile ilişkisi olduğu ve buna kızan Napolyon’un gözünden düşmesi ya da ona küsmesi üzerine İsveç’e giderek kral olduğu yazılır. Prens Sigvard da bu kontun torunlarından. Gazeteye birlikte geldiği kanısı Marianne, Kraliyet Dramaten Tiyatrosu’nun eski yıldızlarından, güzel bir kadın.
Prens aynı zamanda bir sanatçı. Zaten Türkiye’ye geliş nedeni de bir resim sergisinin açılışında bulunmak. Bu sanatçı prense asalet ile sanatçılık arasındaki tuhaf ilişkiyi sordum, “Sizi prenslik mi daha çok ilgilendiriyor, yoksa ressam olmak mı?” Prens duraklamadan, “Elbette sanatçı olmak” dedi. Açıklaması ilginçti: “Prenslik sonradan edinilen bir şey değil. Öyle doğuyorsun. Ama ressamlığı sonradan kazanıyorsun. Senin çabanla gerçekleşiyor. Bu bakımdan benim sanatçı kimliğim, prens kimliğimin her zaman önünde geldi.”
Prensin sözleri üzerine dünyadaki diğer sanatçı dostlarımı düşündüm. Orkestra yöneticiliği yapmak için bakanlık koltuğunu bırakan Mikis Theodorakis aklıma geldi. Yaptıkları işten ne müthiş bir zevk alıyor olmalılar ki bakanlık, başbakanlık, prenslik, krallık bile hafif kalıyor. Toplumun büyük bir kısmı bu duyguya yabancı olmalı. Özellikle Türkiye’de bir anket yapsanız ve insanlara “Sanatçı mı olmak istersin, yoksa başbakan mı?” diye sorsanız, herhalde sanatçı olmak isteyen bir iki kişi çıkar ve onlara da deli gözüyle bakılır. Ne var ki ben bugün Türkiye’de sanatını başbakan ya da cumhurbaşkanı olmaya değişmeyecek sanatçılar tanıyorum. Gerçi Prens Bernadotte, sanatçılıkla prensliği birlikte yürütebiliyor ama birinden birini seçmesi gerekse, ne yapardı bilmiyorum. Halktan bir kızla evlenerek krallık tahtını geri çevirmeyi bilmişti. Aşk uğruna feda edilen krallık da bir sanat eseri değil mi zaten?
