Nazım’ın bir şiirinde “yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülen bir gözcü”nün acısı anlatılır. Kuleye çıkmış, şehrini beklemektedir ve düşman hücumunu gördüğü sırada boğazına yediği bir okla yere devrilir. Gerçekten de ne müthiş bir acı olmalıdır bu! Uyuyan şehri uyandıramamak, haber verememek, alarm çanlarını çaldıramamak…
Sanatçılar ve yazarlar da zaman zaman buna benzer bir acıyı yaşarlar. Toplumu uyarmak, herkesi yokedecek bir fırtınayı engellemek isterler ama ne çare… Yazarların ellerinde topu, tüfeği, silahı yoktur ki. Ne devlet yönetirler ne karar alırlar, ne emir verirler. Bir tek kalemleri vardır güçlerinin yettiği. Onu da vicdanlarının doğrultusunda kullanabilmek için çeşitli baskılara, yönlendirmelere, tehditlere direnir dururlar. İtalya’da Antonio Gramsci, gördüğü düşmanı haber verdiği halde insanlarını uyaramadan hapishanede tamamladı yaşamını, Macaristan’da Attila Josef’in uyarılan bir trenin altında son buldu. Hitler’in yükselişi döneminde tehlikeyi göstermek isteyen Alman aydınlar çil yavrusu gibi dağıldı yeryüzüne. Demek ki akacak kan damarda durmuyor. Politikacıların ve büyük kitlelerin bazı gerçekleri görmeleri için binlerce masum insanın kanının akması gerekiyor.
Bizler de Türkiye’de yeni bir döneme girdik. İçinde yaşadığımız hafta bir kilometre taşı oldu ve bazı önemli kararlar alındı. Bunu anlamak için özel bilgilere ihtiyaç yok. Benim gibi Ankara’daki siyasi çevrelerle özel ilişkileri ve haber kaynakları olmayan birisi bile, bu durumu değerlendirebilir. Bir yandan DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyor, bir yandan idamlar sokuluyor gündeme, bir yandan da Baki Tuğ, Coşkun Kırca gibi isimlerin ağırlığı artıyor. Amaç, Türk rejiminin üzerinde “Demoklesin Kılıcı” gibi sallanmaya başlayan Mart 1994’e kadar Güneydoğu sorununu silip süpürmek, dümdüz etmek. Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz ve gelecek yıl bugün tekrar bir durum değerlendirmesi yaparak, bu politikanın doğru mu yanlış mı olduğunu belirleyeceğiz.
Beni en çok ne ilgilendiriyor biliyor musunuz? 1994 yılını göremeden öldürülecek olan binlerce masum insan.. Örsle çekiç arasına sıkışmış insanlar, PKK terörüyle, devlet şiddeti arasında kalıp ezilecekler. Daha “anne” demeyi öğrenmemiş bebekler şarapnellerle parçalanacak. Askerlik görevini yapan oğlumuz, yeğenimiz, kardeşimiz, çıplak bir tepenin yamacında, geleceğiyle ilgili bütün güzel düşlere veda edecek. Şimdiye kadar ölenlere mi yanarsın, bundan sonra öleceklere mi? Savaş iğrenç bir şey!
