Geriye doğru bakıyorum da ömür boyunca dev bir şantiyede yaşadık gibi geliyor bana. Şehirlerimiz yıkıldı yıkıldı yapıldı; caddeler değişti, lokantalar el değiştirdi, meydanlar açıldı, meydanlar kapatıldı ve her gelen belediye kaldırımları söküp yeniden döşetti. Bu durumu sadece bir imar faaliyeti olarak anlamak mümkün değil. Zihinlerimiz de bir türlü düzgün bir temele, bir tutarlığa ve bir devamlılığa kavuşamadı. Düşünsel yapılar dinginlik ister, kuralları ve standartları belirlenmiş platformlar üzerinde yükselir ve en önemlisi, terminolojik bir tutarlılığı gereksinir. Kaosun bile bir düzeni vardır. Bizim düşünce dünyamız ise durmadan yıkılıp yeniden yapılan şehirlerimize benzer. Eline kazmayı alan dilediği duvarı yıkar ve yerine kendi duvarını örer.
Gençliğimin Ankara’sına gidiyorum sık sık ve bu kenti tanıyamıyorum. Bambaşka caddeler açılmış, bambaşka mahalleler kurulmuş. İstanbul deseniz; yıkılan ve yapılan binaların, yolların haddi hesabı yok. Şehir büyük bir inşaat alanını andırıyor. Kamyonlar gidiyor geliyor; kumlar, çakıllar dökülüyor, ortalık toz duman. Ama yolum dışarı düştüğünde bakıyorum ki o şehirlerde her şey yerli yerinde. Paris’te caddeler Baron Haussman’dan beri aynı, Roma’nın meydanlarında bir milim değişiklik yok, savaşta yıkılmış Alman, İspanyol şehirleri bile eski haline getirilmiş durumda. Yani insanlar “tanıdık bir dünya”da yetişiyor. Çocukluğundaki eczaneye gidiyor, dedesinin sevdiği lokantada yemek yiyor, annesinin alışveriş yaptığı dükkâna uğruyor, mahallesindeki insanları tanıyor. Uygarlık biraz da yerleşiklik demek değil mi!
