Bazı insanların canı çok sıkılır. Kendilerini neyle, nasıl oyalayacaklarını şaşırır, tespih tanesi gibi birbiri ardına dizilen günlerine nasıl anlam katacaklarını bilemezler. Böyle insanların çoğu varlıklıdır. Hayatlarını para kazanma amacına harcamışlar, parayı kazandıktan sonra da ne yapacaklarını bilemez duruma gelmişlerdir. Çünkü para kazanmak bir insan için amaç değil olsa olsa araç olabilir. Andre Maurois, yaşlılık üzerine yazdığı nefis denemede “yaşlılık cimriliği” denilen garip durumu irdeler ve şu sonuca varır: Yaşlı cimriler, gelecek kaygısına düştükleri için değil, hayatlarında başka hiçbir tutku kalmadığı için durmadan altınlarını sayarlar. Canı sıkılan ve bundan kurtulmak için daha çok para kazanmaya çalışan, para kazandıkça da sıkıntısı artan iş adamlarının durumu da böyledir. Eğer bana, bu durumun tam tersi bir hayat süren, günün her anını kanıyla canıyla yaşayan; doğayla, dostluk ve sanat tutkusuyla zenginleştiren bir örnek soracak olsanız aklıma gelen ilk isim Mustafa Taviloğlu olur. Salı akşamı yapılan bir törenle Artİstanbul 2004 Sanat Katkı Ödülü Taviloğlu’na verildi. Çünkü yıllar önce, daha Türkiye’de “resim alma modası”nın yayılmadığı dönemlerde içindeki sanat tutkusuyla oluşturduğu koleksiyon, resim çevrelerinin ilgisini, saygısını ve sevgisini hakediyor. Neler yok ki bu koleksiyonda: Sekseni aşan Fikret Mualla, yetmiş beş Kornet, kırk dört Zeki Faik İzer, kırk Burhan Uygur, yirmi altı Cihat Burak. Artİstanbul kataloğuna yazı yazan Doçent Dr. Kıymet Giray “bu sanatçılar üzerine yapılacak olan araştırmalarda bu koleksiyona başvurmanın zorunluluk olduğunu ve bu yapıtların adı geçen sanatçıların sanatsal gelişimlerinin göstergeleri olduğu” kanısına yer veriyor. Ne mutlu Mustafa Taviloğlu’na. Hayatı “Aleksi Zorba” gibi dolu dolu yaşamak, Karadeniz’in büyük balıkçı takalarına atlayıp üç günü ve geceyi fırtınalı denizde balık peşinde geçirmek, dostlukların tadına varmak ve sanatı yaşamının odağı haline getirmek gibi yan yana gelmesi güç öğeleri, iş yaşamıyla birleştirerek renkli ve coşkun bir yaşam üslubu tutturmayı başarıyor. Sevgili dostum Kornet yıllar önce Paris’teki atölyesine Rainer Maria Rilke’nin bir dizesini yazmıştı: “Tanrım öttür beni!” İşte resim yoluyla şarkı söylemek böyle bir şey. Ve bu şarkıyı yüreğinde en iyi duyanlardan birisi de dostlarının andığı adıyla Mudo.