Şiir ve ideoloji (2)
Mustafa Kemal’in kişiliğinde coşkulu bir vatanseverlik ve heyecanla birlikte, sağduyulu, soğukkanlı bir zekâ da egemendir. Bunun önemli bir örneğini genç bir subayken katıldığı İttihat ve Terakki Kongresi’ndeki itirazlarında görürüz. Hürriyet şiirleriyle büyüyen ve coşan bu genç subay, o kongrede herkesi karşısına almak pahasına “hürriyet” kelimesine itiraz eder, bu kavramın Osmanlı’yı parçalayacağını söyler. Ona göre eğer genç Türkler “hürriyet” isterse Sırp, Yunan, Makedon, Karadağlı, Bulgar gibi Osmanlı’yı oluşturan bütün unsurlar da kendileri için “hürriyet” isteyecektir. Bu durumda İttihatçılar’ın ilk tezlerinden biri olan “anasırı (unsurları) birleştirme” hedefi kendiliğinden çökecektir. Genç subayın hayret uyandıran soğukkanlı analizi bununla da bitmez. Subayların siyasete girmesinin tehlikelerine dikkat çeker. Balkanlar’da dişe diş bir savaşa girişilmişken, İttihat ve Terakki Fırkası’ na mensup bir yüzbaşı ile fırka mensubu olmayan bir paşa örneğini verir. Kim kimden emir alacaktır? Bu durum, savaşan bir orduyu felç etme sonucunu doğurmayacak mıdır? Bu tehlikeli (!) düşünceleri onun İttihat ve Terakki’den derhal tasfiye edilmesi ve üzerine tetikçiler gönderilmesiyle sonuçlanır. Tekrar şiire dönelim. Bu gücü çok iyi bilen Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı yılları boyunca, halkın harekete geçirilmesi için şiirden medet ummaya devam eder. Ankara’da kendisini ziyarete gelen genç şair Nâzım Hikmet’e yeni hükümeti ve Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen vatan şiirleri yazmasını tavsiye eder. Kurtuluştan sonra da sofralarından şairleri eksik etmemesi ve edipleri yücelten konuşmalar yaparak onlara önemli mevkiler vermesi bu anlayışının göstergesidir.
19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında görülen hürriyet ve vatan şiirleri fırtınasından yıllar sonra, en büyük etkiyi sol şiir geleneğinin yarattığı görülür. Özellikle 1960’lardan sonra gençliği etkileyen Nâzım Hikmet, Ahmed Arif gibi sol şairlerin dizeleri milyonlarca genci sol düşünce görüşüne yaklaştırır. Hürriyet şiirleri dönemi, bir başka biçimde yine bir fırtınaya dönüşerek tekrarlanır.
Bu kısa özetin bile, bize bir şeyler gösterdiği kanısındayım. Kültürümüzde felsefe, ekonomi, sosyoloji yerine şiir öne çıktığı için, ideolojik hazırlıklarda ve toplumsal dönüşümlerde şiirin rolü başka ülkelere göre daha büyüktür. Fransız İhtilali’nin liderlerinden Montesquieu, “Kanunların Ruhu” gibi eserler verirken biz, heyecanlı, halkı galeyana getiren şiirlere sığınırız. Dünyada sol düşünce Marx-Engels başta olmak üzere birçok bilim adamının üst düzey kitaplarıyla tartışılır ve Rusya’ya Plekhanov gibi düşünürler aracılığıyla sokulurken, biz solu da heyecanlı şiirler aracılığıyla tanımışız. Bunun en çarpıcı örneği; bir süre Londra’da yaşamış bulunan Namık Kemal’in aynı mahallede oturan Karl Marx’ı ve onun çağ değiştiren çalışmalarını fark etmeden bize bambaşka izlenimler aktarmış olmasıdır. Osmanlı’daki felsefe eksikliğinin bizi bugün de takip eden bir kadere dönüştüğü ve Batı dediğimiz ülkelerle aramızdaki temel farkı oluşturduğu kanısındayım. (Bir başka önemli eksiklik de aristokrasidir.) Mesela Almanya; Schiller, Goethe, Heine, Kleist gibi büyük şairler yetiştirmiştir ama aynı zamanda Kant’ın, Hegel’in, Marx’ın, Nietszche’nin ülkesidir. Fransız kültürü Victor Hugo, Rimbault, Valery gibi şairlerle yüceldiği kadar; Descartes, Montesqieu, Voltaire gibi düşünce doruklarına da sahiptir. Bu yüzden Batı toplumlarında ideolojik dönüşümlere bilim ve felsefe öncülük etmiştir, bizde ise şiir. Heyecanın, düşüncenin önüne geçmesi olarak mı algılamalıyız bunu yoksa “şiir yoluyla düşünmek” biçiminde mi görmeliyiz bilemiyorum. Ama felsefe eksikliğinin bir sonucu olduğu herhalde tartışma götürmez. Bu noktada bazı okurların konuyu dine bağlayacağını ve İslam dininin, varlık üzerine sorular soran felsefeyi yasakladığını öne süreceklerini biliyorum. Ama unutulmasın ki İslam da bir zamanlar İbn Rüşd, İbn Arabi, İbn Haldun gibi pek çok önemli filozofa sahipti.
Gelelim bugüne: Günümüzün Türkiye’si artık şiir yoluyla düşünmüyor, dizelerle heyecanlanmıyor. Has şiir kendi içinde büyük bir derinlik taşıdığı için hiç olmazsa estetik ve edebi bir düzey sağlıyordu. Bugünün Türkiye’si ne yazık ki sadece TV tartışmaları ve gazete polemikleriyle düşünüyor; daha doğrusu düşünmüyor.
