AMERİKAN etkisi altında yetişmedik biz.
Tam tersine Amerika'ya karşı eğilimler içinde olduk.
Oysa ne çok uğraştı resmi çevreler bize Amerika'yı sevdirmek için.
İlkokulda dağıtılan kırmızı renkli peynirin ve balıkyağının Amerikan yardımı olduğu her gün ne çok anlatıldı!
Yine ilkokulda hepimize hediye edilen 45'lik plakttaki "America I love you" şarkısı ne çok tekrar edildi.
Ama biraz yetişince biz yine, Amerika'yı eleştiren romancıları ve şairleri tercih ettik.
Hem de kolejde atılan ilk tohumlara rağmen.
***
BU yüzden Frank Sinatra da Elvis Presley gibi çok fazla etkilemedi beni.
Amerikan müzikallerini zaten sevmezdim. (Bernstein ve Batı Yakasının Hikayesi hariç)
Ne Fred Astaire çekici gelirdi bana, ne Dean Martin! Beatles ise farklıydı.
Daha ilk duyduğum anda, o şarkıları ömür boyu dinleyeceğimi biliyordum!
Sarı denizaltılarıyla çıkıp gelen bu dört Liverpool'lu genç, müzik anlayışımızı kökten değiştirmişti.
O dönemde gazeteler bu çocuklardan "Bitil" diye sözederdi.
Hele basındaki yaşlı yazarlar pek kızardı bunlara.
Ama biz biliyorduk ki büyük müzikçi Leonard Bernstein, "Bach 20. yüzyılda yaşasa bu çocuklar gibi müzik yapardı!" demişti.
Bu referans yeterdi işte.
***
OĞLANLARIN saçlarını Necip bey briyantiniyle pırıl pırıl parlatıp, Elvis biçiminde kıvırdığı, sınıfımızdaki kızların Elvis diye inim inim inlediği günlerde bile Amerikan müziğine duyduğum soğukluk geçmedi.
Onların şarkıları yerine "Tom"un türküsünü tıngırdatıyordum ben!
Asılmış adamın baladını söylüyordum. Madencileri anlatan "Onaltı ton" şarkısını dinliyordum.
***
FRANK Sinatra soğuktu, uzaktı.
Yıllar sonra Mario Puzo, takma adla Sinatra'nın mafya ilişkilerini, yatağını ziyaret etmiş binlerce kızı ve şarkıcının onlara davranışını anlattığı zaman bu soğukluğu daha iyi anlamıştım.
İyi şarkıcıydı belki ama iyi adam mıydı bilmem?
Ayrıca hangisi daha önemli onu da bilmem!
"My way" şarkısında anlattığı gibi onun yolu da buydu.
***
SEVENLERİ çok üzülmüştür herhalde.
Toprağı bol olsun!
