Muhteşem gövdelerin ve kafaların içinde üzüm kurusu beyinler. Buna karşılık eciş bücüş bedenlerin içine gizlenmiş büyük ruhlar. Bu çelişki her zaman şaşırtmıştır beni. Eğlence dünyasının renk cümbüşüyle resim sanatının sonsuz karnavalını yaşatan Lautrec’in bir cüce olması hangi adalet anlayışına sığar? Ya kuantum fiziğinin dahi beyni Stephen Hawking’e ne buyrulur? Evrenin büyüdüğünü düşünen bu bilim adamının, yemeğini yemekten aciz bir felçli olması reva mı? Buna karşılık pazılarını, göğüslerini şişire şişire dolaşan, dünya üzerinde kapladığı hacimden başka bir değeri olmayan kakavan sürüsüne ne demeli? Yok, yok! Bu işte büyük bir adaletsizlik var. Yine de bir dahi için cüce, felçli, çarpık çurpuk olmak felâketlerin en büyüğü değil. Çünkü kontrastın bu boyutu, ilgi çekme özelliğine sahip. Bir dahi için en acınacak durum, sıradan bir bedenin ve kafanın içine hapsolmaktır. İlgi çekici hiçbir özelliği yoktur onun. Dış görünüşü, beyninin ve ruhunun sıra dışı fırtınalarını gizleyen bir hapishane anlamına gelmektedir. Bir dahi için en katlanılmaz şey nefret edilmek değil, sıradan görülmektir. Böyle birisinin cüce ve felçli dahileri kıskanması bile mümkün. Çünkü onu dünyadaki milyarlarca insanlardan ayrı kılan beyni ile ortalama insan görünüşü arasındaki çelişki dayanılmazdır. Ve ömür boyu, boş beyinli ama gösterişli, cakalı, afur tafuru yüksek insanların, kendisinden çok daha fazla ciddiye alındığını seyretmeye mahkum edilmiştir. Bir toplantıya girdiğinde fark edilmemektense, bir sakat olarak ilgi çekmeyi yeğleyebilir. Stockholm’de İlhan Koman’in gemisinde yemek yediğimiz Olof Lagerkrantz, Faulkner’ı anlatmıştı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak için Stockholm’e gelen William Faulkner’ı “Yazardan çok banka memuruna benziyor. Kravatlı, ufak tefek, sıradan bir” diye tanımladı Lagerkrantz. Oysa Faulkner’in romanlarını bilenler, onun iç fırtınalarının ve sıradanlıkla hiç ilgisi olmayan olağanüstü yaratısının tanığıdırlar.Marquez, “Bir yazar için Faulkner okumak, hızla gelen bir trenin önüne yatmak gibi tehlikelidir” der. “Etkisiden kurtulamazsınız”. İnsanlardan uzak yaşayan, günlerce süren içki krizlerinde evinin üst katına kapanıp hiç çıkmayan ve aydınlarla, sanatçılarla görüşmeyen, gazetecileri kabul etmeyen Faulkner çiftçi arkadaşlarıyla at sürerken, birisi çiğnediği tütünü tükürmüş ve demiş ki: “Yahu Bill, gazetede okudum. Sana uzak bir ülkede ödül mü ne vermişler?” Faulkner Nobel’i kazandığını böyle öğrenmiş ama hiç ilgilenmemiş. Törene de gitmeyeceğini bildirmiş. Büyük ısrarlar sonunda Stockholm’e gitmeyi kabul ettiğinde ise gerekçesi basit: “Kızım İsveç’i görmek istedi. Yoksa Nobel’den bana ne!” Faulkner atından düşüp ölene kadar kır evinde, köylü dostlarıyla birlikte yaşadı. Yüzyılın en büyük romanlarını yazdı ve bir “banka memuru” sıradanlığında görülen adam, günümüzün Shakespeare’i olarak çağdaş trajedimizi yarattı. Ortalama adam kalıbına hapsedilmiş bir dahinin hikayesiydi bu. Onun çapını anlamanın bir tek yolu var: Kitaplarınızı elinize alır ve Alaaddin’in lambası gibi biraz kurcalarsanız, içinden çıkacak olan dev, gözünüzü kamaştıracaktır.