Su sözlerin altına imzanızı atmaz mısınız?
"Bugün ekonomi iflas noktasına gelmiştir. Ekonomiyi bu hale getirenler hakkında en ufak bir işlem yapılmamaktadır. Milli ve ahlaki değerler aşındırılmıştır. Soygun düzeni adeta normal bir davranış haline gelmiştir. Avrupa Birliği'ne girmeyi hedefleyen bir ülkede ortaçağı arzulayan zihniyetler devlet kadrolarında bile yer alabilmiş ve buralara özenle yerleştirilmiştir. Siyasi istikrar, kişisel ihtiraslar nedeniyle bir türlü sağlanamamaktadır."
★★★
Ben imzamı atarım.
Çünkü atmazsam bugüne kadar bu köşede neredeyse aynı kelimeleri kullanarak dile getirdiğim görüşlerime ters düşmüş olurum.
Bu yüzden Genelkurmay açıklamasının bu cümlelerine bire bir katılıyorum.
★★★
Yukarıdaki bölümü şu cümle izliyor:
"Bunu ulusal güvenlik kavramının sonucu olarak görmek hem makul, hem de insaflı değildir. Aynı zamanda tehlikelidir."
Bu sözlere de bir ekleme yaparak imzamı atarım. "Sadece" sözünü eklerim: "Bunu sadece ulusal güvenlik kavramının sonucu olarak görmek..." biçiminde algılarım.
Çünkü bildiride sözü edilen çürümenin ve çarpıklığın asıl nedeni, siyasetteki negatif seleksiyondur, soygun düzenidir, siyasetin finansmanı için çevrilen dolaplardır.
★★★
Şimdi burada önümüze önemli bir soru çıkıyor: Ne söylendiği mi önemli, kimin söylediği mi?
Birçok köşe yazarının yıllardan beri bıkmadan usanmadan dile getirdiği haklı görüşler, cihet-i askeriye tarafından söylenince acaba karşı mı çıkmak gerekir, yoksa destek vermek mi?
Soruna "Askerin bunları söylemeye hakkı var mıdır" açısından mı bakmalıyız, yoksa söylenenlerin doğruluğu açısından mı?
Aynı soru Mesut Yılmaz için de sorulabilir: İçinde belli doğrular da taşıyan konuşmasının zamanı ve zemini uygun muydu?
İflas etmiş bir Türkiye'de, insanlar açlık çizgisine sürüklenirken kendi partisinin kongresinde ulusal güvenlik kavramını “öcü" olarak ilan etmesi 28 Şubat'ın başbakanına yakıştı mı?
Yoksa konuşmanın ardında HADEP'le ittifak ya da sonbaharda ortaya çıkacak soruşturmalara karşı cephe oluşturmak hesapları mı var?
Bunlar önemli sorular!
★★★
Genelkurmay'ın doğru tespitlerine eklenebilecek bir nokta şu: Türkiye Cumhuriyeti'nin bu duruma sürüklenmesinde geçmiş darbe dönemlerinin de etkisi vardır. Partilerin parçalanması, siyasetin ana eksenlerinden sapması ve birçok marjinal gruba partileşme imkânı doğması bu darbe politikalarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, ordunun bugünkü yönetiminin olmasa bile geçmişteki bazı yönetimlerinin kusuru söz konusudur. Sorumluluk paylaşılmalıdır.
Mesut Yılmaz'a eklenmesi gereken ise şu: "Zaman zaman, ulusal güvenlik kavramı bir fetişe dönüştü ise buna Mesut Yılmaz ve partisinin de büyük katkısı olmuştur."
★★★
Yasama, yürütme, yargı, güvenlik, ticaret, siyaset ve medya kavramlarının çözülemez bir yün yumağı gibi iç içe girdiği Türkiye'de siyasi liderler kendilerini azgın bir atın sırtındaki rodeocu gibi hissetmekte.
Mesut Yılmaz biliyor ki; ya o atın sırtında kalacak, ya da düşüp, nallar altında ezilecek.
Çünkü bu rodeoda attan normal iniş mümkün değil.
Bunun için her şeyi deniyor, her riski göze alıyor.
Geleceği, iktidarda olmasına bağlı.
Türkiye'yi şu zor günlerde gereksiz bir tartışma içine çeken konuşması da rodeocu refleksinden kaynaklanmakta.
Çünkü atı zaptetmek zorlaşıyor artık.
