Farklı bir dünyada yaşıyoruz artık ve farkların en büyüğü de medyanın insan hayatında tuttuğu yer. Lady Gregory’nin “Kulaktan Kulağa” adlı nefis bir oyunu vardır ama artık geçerli değil. Çünkü kulaktan kulağa aktarılan söz kalmadı. Televizyonlar ve internet siteleri her saniye yeni bir haber vermenin peşinde. CNN diye bir televizyon çıkıp sürekli haber yayını yapacağını duyurduğu zaman dünyada birçok kişi dudak bükmüştü. Sürekli haber mi izlenir diye düşünüyordu herkes. Ama öyle oldu. İnsanlar haberkolik yaratıklar haline geldi. Kayıkta balık tutarken bile cepteki telefona cırt cırt haber yağıyor. Haber değeri taşısın taşımasın her çeşit bilgi akıyor bu kanallardan. İşin olumlu yanı artık kimsenin haber tekeli kuramaması, dolayısıyla totaliter rejimlerin en çok ihtiyaç duyduğu sansür mekanizmasını işletememesi. Ama önemli bir tehlike de bu haberlerin manipüle edilebilmesi.

Çocukluğunda haberleri 13.00 ajansından alan bizler bu haber bombardımanı karşısında ister istemez düşünüyoruz: Türkiye’de bu kadar haber var mı? Yerelleriyle birlikte sayıları binleri bulan televizyonları, internet sitelerini, yüz binlerce blogu besleyecek şeyler oluyor mu? Olmuyor elbette. O zaman habere dikkat çekebilmek için abartma yoluna sapılıyor. Bu yüzden en gündemdeki kelime şok. Birçok haber “şok gelişme” adı altında duyuruluyor. Olmazsa kırmızı harflerle “flaş” yazısı yanıp sönüyor ya da “son dakika” ibaresi. Oysa bunların çoğunda insanı şoka uğratacak hiçbir şey yok. Bildiğimiz gelişmeler. Ama haber kazanı sürekli yakıt istiyor. Genç gazeteciler de okyanus aşan eski gemilerdeki ateşçiler gibi bu kazana kürek kürek kömür atmakla meşgul. Hem de gece gündüz demeden. Artık kışın kar yağmasının bile “Flaş Flaş. Son Dakika: Kar İstanbul’a yaklaşıyor” diye verildiği bir dönemdeyiz. Böyle bir ortamda gerçek “şok”lar da insanları şaşırtmaz oluyor.