Hayat öyle karmaşık bir süreç ki bazen politika ve sanat iç içe geçer. Bu yüzden şimdi okuyacağınız, tek başına bir müzik ya da politika yazısı değildir. İkisi bir aradadır. Müzik deyip geçmeyin. Bazen içinde yaşadığımız gerçekliği kelimelerden daha derin anlatır. Ece Ayhan’ın “Biz tüzüklerle çarpışa çarpışa büyüdük” dizesi benim müzikal ve politik hayatımın özeti gibidir. Bir yanda devlet yasakları, bir yanda siyasi çalkantılar, darbeler, hapisler, sürgünler, cinayetler; bir yandan da yaptığınız işi geliştirme yolunda önünüze çıkan önyargı duvarları. İnanın ki bu sonuncusu hepsinden zordu. Çünkü 1973 yılında Belçika’da yayınlanan ilk plağımdan sonra bana sahip çıkanlar, ikinci albümde sazın yanına flüt ve kontrbas koyduğum için isyan ettiler. Stockholm radyosunda kardeşim Ferhat’la birlikte kaydettiğimiz saz-gitar müziğine de öyle. Radyo programını dinleyen İsveçliler yayını dört kez tekrar ettirdiler ama bizimkiler “Sazın yanına darbuka yerine niye gitar koydunuz?” diye sorguya çektiler. 1978’de Nâzım Türküsü albümünde daha geniş bir orkestraya yönelmemiz ise tam bir eleştiri bombardımanına yol açtı. Yaylı sazlar, gitar, kontrbas gibi “burjuva çalgıları” nasıl oluyor da Nâzım şiiriyle yan yana gelebiliyordu. O günlerde Vasıf Öngören arkadaşım, “Papirüs’te her akşam, ‘Zülfü intihar etti!’ diye konuşuluyor” demişti. Papirüs o zaman aydınların gidip içki içtiği, sanat borsaları kurduğu bir yerdi. Ama sonuç orada dedikodu yapanların beklediği gibi olmadı. Halk albümü bağrına bastı.1984’te Ada albümünde de aynı sıkıntıları yaşadım. Kısacası müzikteki her devrimci atılım, her yenilik, her alışılmışı sarsma çabası sol aydın çevrenin itirazıyla karşılaştı. Ada albümünü yaptım diye aleyhimde çıkan yazıları hesap bile edemeziniz. Daha sonra sıra başka solistlerin bu besteleri okumasına geldi. Zeki Müren, bestelerimi albüm yaptığında büyük bir itiraz dalgası yükseldi. İbrahim’le, Müslüm’le, Kibariye’yle, Ajda’yla sürdü gitti bu itirazlar. Bazı sadık dinleyicilerim Sezen Aksu’ya bile karşı çıktılar. Kısacası bana hep “Sen dar bir grubun müzisyeni olarak kal. Halka açılma. Müzik alanında da denemeler, atılımlar yapma. Yoksa sana saldırırız” dediler. Ben de onları dinlemedim. Saldırdılar ama sonuç ortada.
Yukarıdaki özeti yapmamın nedeni, müzik hayatımı anlatmak değil elbette. Bu zaten söyleşilerde, kitaplarda, belgesellerde bol bol anlatıldı. Bu deneyimden çıkardığım sonuçları önemsediğim için kısaca yer veriyorum bunlara. Türkiye’de bir sol tutuculuk var. (Halkı değil bazı sol aydınları kastediyorum.) Kendi içine kapanmak, halktan kopuk yaşamak, ilerideki ideal dünyayı düşlemek, çevresini her gün sınavdan geçirmek, dostları arasında durmadan hain ve dönek aramaktan ibaret bir sol anlayış bu. Her türlü yeniliğe, devrimciliğe, kurulu düzeni altüst edecek sanat şoklarına kapalı, hatta öfkeli bir sol. Yıllardır sürüp giden bu tutumun sonucunu görüyorsunuz işte. Ortada ne sol kaldı, ne devrimcilik. Çünkü sol kendi içinde kavga ederken, kendi değerlerini törpülemeye çalışırken, sağ örgütlendi, kitleye açıldı, iktidarı ele geçirdi, çağı anlamaya çalıştı. Bugün bir kıyaslama yapalım ve cami avlularında Sebilürreşat dergileriyle, yabancı düşmanlığına dayanan ideolojilerle yetişen bir kuşağın dünyayla bütünleşme çabasına bakalım. Bir de enternasyonal gelenekten yetişen solun içe dönüklüğüne. Sol anahtarı kilidi niye açamıyor sorusunun cevabı burada. Not: Bu yazıyı bitirdikten sonra stüdyoya gittim. Çıkarken bir de baktım sokakta bir grup genç ıslıkla Özgürlük çalıyorlar. İtiraf edeyim ki bu toplu icra çok hoşuma gitti. Bir köşede durup dinledim onları.
