Türkiye’de bir süredir “başkanlık sistemi” tartışmaları yapılıyor ve gündeme sokulmaya çalışılan bu arzu, “mevcut sistemin yürümediği” savına dayandırılıyor. Bu sav doğru! Yürütme erki, Meclis’in yasama iradesine ipotek koyduğu ve parti başkanlarıyla milletvekilleri arasında emir-komuta zinciri oluştuğu sürece, bu sistem işlemez. Bugün TBMM Genel Kurulu büyük ölçüde işlevsiz bir onay makamıdır. Ama “başkanlık sistemi” gibi radikal geçişleri öne sürmeden önce, mevcut sistemin nasıl düzeleceği ya da nasıl çalıştırabileceği üzerinde kafa yormak gerekmez mi? Elbette gerekir. Bir milletvekilinin kendi sorumluluğunu en iyi hissedebildiği, tartışmalara katılıp fikirlerini açıklama fırsatı bulduğu ortam, Genel Kurul salonu değil, komisyon toplantıları. Gerçi orada da parti ve oy üstünlüğüne dayalı bir sistem var ama hiç olmazsa bu küçük gruplarda fikirler daha iyi tartışılabiliyor. İç ve dış komisyonlar, milletvekillerinin gerçekten çalıştığı ortamlar haline gelebiliyor. Çok iyi bildiğim için kendimden örnek vermemi mazur görürseniz; benim de en verimli çalışmalarımı yurt dışı komisyonlarda, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu çatısı altında yaptığım söylenebilir. TBMM’de konuşma yapabilmek çok zordur. Hele parti genel başkanının askerlerinden biri değilseniz, beş dakikalık bir konuşma için o kürsüye çıkabilmeniz aylar alır. Geçenlerde, UNESCO toplantısında görüşülen Ermeni sorununu ve gelinen noktayı Meclis’e aktarabilmek için hiçbir olanak bulamadım ve sonunda Meclis Başkanı’nı ziyaret ederek, gündem dışı bir konuşma yapma fırsatını elde edebildim. Bu ortamda bir konuyu nasıl görüşeceksiniz, nasıl “müzakere” edeceksiniz? Oysa Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda söz almak ve konuşmak çok daha kolaydır. Oturduğunuz yerden konuşur ve bir konunun müzakerelerine katılabilirsiniz. Benim gibi birçok arkadaş bu imkândan rahatça yararlanmışlardır. Bir başka önemli konu da milletvekillerinin şahsi görüşlerinin olup olmadığı. Çünkü benim gönlüm milletvekilini, bir parti görüşüne bağlı olsa bile kendi kafasıyla düşünen ve tartışan, kafasını kiraya vermemiş bir kişi olarak görmek istiyor. Bir örnek vereyim: Avrupa Konseyi’ne yeni seçildiğim günlerde, Irak Savaşı başlamak üzereydi. Strasbourg’daki konsey binasında tartışmalara katıldık.Savaşa en çok karşı çıkan ve Tony Blair hükümetini en ağır ifadelerle suçlayanlar, yine İngiliz milletvekilleriydi. Hem de Tony Blair’in partisine mensup olan milletvekilleri. Eski Savunma Bakanı Lord Judd’ın, bir elini cebine sokarak İngiltere hükümetine yaptığı hücumları görmenizi isterdim. İşte bize gerekli olan da böyle bir demokratik parlamento. Gerektiğinde kendi partisini ve hükümetini eleştirmekten çekinmeyen milletvekilleriyle dolu bir Meclis. Bence milletvekillerinin haftanın üç günü Meclis Genel Kurulu’nda bulunması da sistemi çalıştırmaya yetmiyor. Meclis isterse ayda iki hafta toplansın. Milletvekilleri geri kalan zamanda bölgelerinde çalışıp sorunlara çözüm üretsinler ve komisyon çalışmalarını yürütsünler. Kısacası; Türkiye’de siyasi sistemi işletecek ve kuvvetler ayrılığı ilkesini hayata geçirecek bir reforma muhtacız. Bu iş er ya da geç yapılacak. O zamana kadar da Meclis, yürütmenin emrindeki işlevsizliğini sürdürecek.
