LİBYA, İran, Suriye gibi ülkeleri, uluslararası planda sıkıntıya sokan ana sebep ne? Örtülü eylemler yapmaları, yasadışı işlere bulaşmaları mı? Bence değil! Çünkü **Amerika** başta olmak üzere hiçbir ülkenin eli bu konuda temiz değil. Hepsi örtülü eylemlere bulaşmış. **Amerika**'nın **Şili**'de **ITT** şirketiyle el ele vererek yaptıkları henüz unutulmadı. Madem bu konuda bütün ülkeler birbirinden kirli, o zaman **İran, Libya** ve **Suriye** neden suçlanıyor?
BURADAKİ ince nokta, böyle eylemlerin yapılmış olması değil, bunların kabul görüp görmemesi. Hiçbir toplum cinayet işlemeyi meşru ve ahlaki bir model haline getiremez. Dünyanın paylaştığı değerler sistemi buna engeldir. Normal bir ülkede, adam öldüren, bomba koyan, uçak kaçıran suçlular devlet şemsiyesi altına saklanamaz, yargı önüne çıkarılır. Bağımsız yargı ve özgür basın devletin gizli kapaklı operasyonlarını bile gözler önüne serer ve sorumluları cezalandırır. İşte **İran, Libya, Suriye** gibi ülkelerin farkı burada ortaya çıkıyor. Onlar, devlet adına işlenen cinayetleri kutsama gibi kabul edilemez bir eğilim içindeler. **Libya, Pan American** uçağını düşürüp yüzlerce kişiyi öldüren iki teröriste "**kahraman**" muamelesi yapıyor. İşte "**dünyaca paylaşılan değerler sistemi**"ne karşı çıkma da bu noktada başlıyor.
TÜRKİYE ne yazık ki hızla medeni dünyadan dışlanmakta. Çünkü "**vatan uğruna adam öldürmeyi**" kutsama hastalığına yakalandı. Bunca şehit vermiş basınımız dahil olmak üzere kurulu düzen, cinayetlerle kendi arasına kalın bir çizgi çekmeyi beceremedi. Bazı cinayetleri meşrulaştırma yarışına girişti. Toplum "**vatan uğruna suç işleyenleri**" yüceltmeye başladı. Bugün Türkiye "**Cinayet kötüdür!**" diyebilen bir ülke değil. Karar vermeden önce "**Hangi cinayet?**" diye sorma gereğini duyuyor. Çünkü işine gelen ve gelmeyen cinayetler var.
BU gidişin sonucu, Türkiye'nin uygar dünyadan dışlanmasıdır. **Der Spiegel**'in kapağındaki Türk bayraklı kızla bunun ilk işaretleri veriliyor. Almanya'daki Türk kitlesi "**tehlikeli yabancı**" olarak ilan edilmekte.
DEMOKRASİ kavramını öylesine yozlaştırıp mekanikleştirdik ve öyle çığırından çıkardık ki bu kavram neredeyse "**Çoğunluğu arkasına alan her türlü suçu işleyebilir!**" prensibine dönüştü. Oysa bir toplumda demokrasinin de dayandığı bir ahlak anlayışı vardır. O anlayışa ters düşen bir çoğunluk kararı geçerli olamaz. Mesela bir ülkede referandum yapılsa ve "**Çok çocuklu ailelerde, üçüncü çocuktan sonra doğanlar öldürülmeli mi?**" sorusu sorulsa, toplumun ezici çoğunluğu da bu soruya "**Evet!**" cevabı verse, milyonlarca çocuğun öldürülmesi demokratik bir karar olarak alkışlanabilir mi? Bu cinayetler, "**İyi ama toplumumuz böyle istiyor!**" diye savunulabilir mi? Bu gayri ahlaki referandumun demokrasiyle bir ilişkisi olamayacağı açıktır.
AYNI örnek "**vatan uğruna işlenen cinayetler**"e de uygulanabilir. Türk toplumunda referandum yapılsa ve ezici çoğunluk "**vatan için cinayet işlenmesine**" evet dese, bu sağlıklı bir karar olarak kabul edilebilir mi? Elbette ki hayır! Zaten bunu kabul eden bir ülke bağımsız yargıdan ve uluslararası ahlak anlayışından vazgeçmiş demektir. İnsan ahlakına karşı çıkan bir ülke ise kendisini bir anda "**terörist ve uyuşturucu kaçakçısı devlet**" kategorisinde buluverir.
