Dünyanın çeşitli köşelerinde dolaştıkça, kültürdeki standartlaşmanın dehşet verici boyutlara geldiğini görüyorum. Neredeyse dünyanın her yerinde, aynı eğlence, kültür ve tüketim ölçütleri geçerli. Oysa Asya-Pasifik, Akdeniz, Mezopotamya, Afrika, Avrupa ve Amerika gibi binlerce yılda oluşmuş ve çok uzun bir zaman diliminde milyarlarca insanın katkısı ile olgunlaşmış kültürler, gelenekler ve bunun sonucunda ortaya çıkan değerler, hiçbir standarda sığdırılamaz. Çünkü bilgi, yalnız internette ulaşabildiğimiz enformasyon değil, annelerin kızlarına öğrettiği, büyükannelerin ve dedelerin aktardığı yaşam birikimi de aynı zamanda. Yani biz! Yani insan soyu ve onun dünya yüzünde kurduğu uygarlıkların izdüşümleri. Bu değerleri yok edecek ve binlerce yıldır akmış nehirleri kurutacak bir “standartlaşma” insan soyunun intiharı anlamına gelir. Herbert Marcuse jenosit (soykırım) sözünden yola çıkarak, ekosit diye bir kavram üretmişti: Yani doğa kırımı. Biz de televizyon ve internet aracılığıyla yaygınlaşan standartlaşmaya ve kültür kıyımına, etikten yola çıkarak “etosit” diyebiliriz. Böyle bir “etosit”e hakkımız yok. Çünkü insan hakları kavramı yalnız bugün yaşayanların değil, gelecek kuşakların haklarını da kapsıyor. Bizler, devraldığımız her tür sözlü, yazılı, davranışsal ve geleneksel mirası çocuklarımıza aktarmakla yükümlüyüz. Unutmayalım ki insan soyunun binlerce yıl içinde oluşturduğu manevi değerler sistemi de, en az mimari anıtlar kadar korunmaya ve bakıma muhtaç. Gelecek kuşaklar bizleri, bu kültürü ve değerleri yok eden barbarlar olarak görmemeli.
